
Adım Bahtiyar, 26 yaşındayım. Fizik
mezunuyum ve Giresun doğumluyum. Askeri birlikte bir askerle beraber nöbet
tutuyorum. Eldivenler ayaza etki etmemeye başlarken ikimizde konuşmak
istemiyoruz aynı zamanda bu istemsizliğin yanında konuşmaya mecalimiz var mı
onu da bilmiyorum. Belli ki ikimizinde hayatının tadı kaçmış. Aslen benim
hayatımın tadının kaçıklığı çok büyük sebeblere dayanmamakta ama karşımdaki
askerin yani Yunus’un tipinde çok farklı bir tutum var insan merak etmiyor da
değil. Konuşmaya başlarsam tahminen çok aynı şeyleri konuşcaz, memleketten birkaç
anı veya alaydaki birkaç densiz asker hakkında atıp tutacaz. Korkum şu ki bu
nöbette çok iç çekmeye başladığımın farkına vardım. Benim için önemli olan iç
çekmekten öte aldığım derin nefeslerin belli bir sınırda kalması. Çünkü iç
çekmenin sınırını aşarsam burada yapacağım şey sadece bir dal sigara içmekten
öteye gidemeycek. O zamanda derimi vücudumdan sıyırasım gelecek; her neyse
biraz daha sakin olsam daha iyi olacak.Yunus hareketlendi soru soracak gibi
duruyor ama ben ondan önce davranarak muhabbeti açıyorum.’’ Yunus sen bu gece
ayrı bi durgun gözüküyorsun.’’ dedim Yunus’a. ‘‘Askerlik yoruyor bazen abi
ondandır.’’dedi. Suratına biraz baktım yok hayır bu yüzüne düşen yorugunluk
ifadesi fiziksel değildi çok net anlaşılıyordu, merakım biraz daha artmıştı.’’Yok
ama bu ondan değil sende büyük dert var.’’ dedim.Yunus biraz duraksadı vücuduna
düşen güçsüzlük her halinden anlaşıyordu. Ağzından dökülen kelimeler gerçekten
dökülüyordu. Yunus’un yıkıldığı çok belliydi, enkazdan öte sanki artık zemin
olmuş gibi duruyordu. Durdu bir bana baktı sonra botlarına baktı ‘‘Öyle işte be
abi.’’ dedi. Yunus gerçekten bir zemindi çamur olmuş, yağmur yağmış, tamamen
yıpranmış agresifliği kendi içinde yaşayan sakin bir karaktere bürünmüş. ‘‘ Durumun gerçekten vahim gözüküyor
Yunus, bu yaşında bu kadar yıpranmana tanık olmak anlam veremediğim şekilde
beni endişelendiriyor. Açıkcası merak ediyorum sendeki bu mutsuzluğun sebebini.
Sen neden bu kadar mutsuzsun? ’’dedim. Yunus bu geceye has sanki ayrı bir
mutsuzluk hazırlamış gibi duruyordu.
Yunus’la yüz on günden beri aynı birlikteyiz ve şu zamana kadar bir çok
enteresan şey ilgimi çekti fakat Yunus’un somurtkanlığı her daim anlam
veremediğim şekilde aklımı kurcaladı, belki de bu durum askerlikte düşünmeye
zamanın fazlaca çok olduğundan kaynaklandı. Yunus sorumu çok ciddiye almış
şekilde bir tavır takındı döndü bana ‘‘
Durum gerçekten vahim ,vahimden öte bahtsızlık, kimi zaman vücudumun
ortalarında bir yerde krizler geçiriyorum. Tansiyonumun kötü sonuçlar
göstereceğini kestirebiliyorum. Etimin her katmanın inceden inceye ızdırap
çektiğini hissediyorum, gözlerimdeki
damarları hissediyorum kılcal damarları, dokularımın bana isyan ettiğini
hissediyorum kendime kızmayı unuttuğum vakit,
kendime – Ah ulan eşek kafam- demeyi unuttuğum vakit sanki vücudumun
beni uyarıp bana kızdığını hissediyorum. Bacaklarım seksen yaşında bir yaşlının
bacaklarının gösterdiği dirayeti gösteriyor. Bunaltılarım artık beynimden değil
midemden çıkıyor. Yorgunum ve ben bir cesedim. Hayata karşı isyan edecek gücü
bile kendimde göremiyorum. Ölüm vaktime kadar zamanın hızlıca geçmesini ve
arada ne yaşandıysa ne düşündüysem onları bilmeden ölümle yüzleşmek istiyorum.
Bahtiyar abi düşünmek bana yorgunluk veriyor uykumu getiriyor sabahlara kadar
terleyip ağlamak istiyorum bu ne ızdırap bu nasıl imtihan bilmiyorum. Ha sen
merak ediyorsun bu kadar beni talan eden şey acaba ne olabilir ;madem bu kadar
merak ediyorsun abi anlatayım sana nasıl olsa nöbet uzun. On yedi yaşındaydım Tekirdağda küçük fakat hareketli bir kasabada
ailemle birlikte hayatımı sürdürüyordum. Babam kasabanın bisikletçisiydi. Bizim
oralarda bisiklet çok kullanılır şehre gidecek herkes bisikletiyle gider.
Babamın işleri ne iyi ne kötü gidiyordu ama bir şekilde gidiyordu. Ben de çok
sevdiğim üç arkadaşımla beraber bir liseye gidiyordum. Kenan, Mehmet , Yekta ve
de ben Yunus çok iyi anlaşan dört dosttuk. Yediğimiz içtiğimiz bir giden
cinsten bir dostluğumuz vardı. Mayıs ayında güzel bir Cumartesi gününde güzel
bir gece yapma kararı almıştık. Aslında beraber içmek haftada bir yaptığımız
işlerdendi fakat o gece daha farklı bir şeyler yapmak istedik can sıkıntısından rutinliği bozmaktı amacımız
fakat insan bilmiyor ki rutinlik aslında bize sunulmuş güzel bir nimet ;insan
rutinliğin değerini kaybedince anlıyor bununda adına yalnızlık diyor.
Yalnızlığın daniskasını yaşamak rutin yaşantının benden aldığı müthiş bir
intikamdı. Babamın kendine ait bir silahı vardı. Parlak tonda gri ruhsatlı bir silahdı.
Farklılık yapma fikri olarak dostlarıma babamın silahını gizlice alıp getirmeyi
teklif etmiştim onlar da parlayan gözlerle ’’Tamam mermileri bir şekilde
ayarlarız biz’’ demişlerdi. Saat sekiz gibiydi her zamanki buluşma köşesinde
buluşmuştuk. Hava o kadar güzeldi ki o gün bize ayrı bir kıyak çekmiş gibi
duruyordu. Sanki alın gençler bu da size benden armağan, unutulmaz bir gün
yaşayın der gibi davranıyordu. Her neyse biz tekele doğru yola koyulmuştuk o
sırada Kenan ‘‘ Silahı getirdin mi ortak? ’’ dedi. Bend e ‘‘ Getirdim belimde ’’
dedim. Kenan da mermileri getirmişdi. Tekel bayisine girdik. İçerde açık mavi
gömlek giyen altında kumaş pantalon olan orta boyda bıyıklı Necmi amca
televizyondan maç seyrederken ‘‘ Hoş
gelidiniz gençler ‘‘ dedi, istifini
bozmadan maç izlemeye devam etti. Biz de alacağımız içkileri düşünmeye daldık.
Herkes kendine göre içkilerini seçti ve Necmi amcanın masasının üstüne koydu.
Tekel bayisi olabildiğine tekel bayisiydi.İçerde birkaç dolap yanyana duruyor,
hafif anason kokusu, rafların birinin üstünde enteresan bir süs eşyası, Necmi
amcanın arkasında çerçevelenmiş arkadaşlarıyla beraber çekindiği siyah beyaz
fotoğraf çerçevenin arasına da sıkıştırılmış oğlunun askerlik fotoğrafı vardı.
Hafifçe kalkıp içkileri gerekli şekilde poşete koydu meblağyı hesap makinesinde
hesapladıkdan sonra söyledi, biz de ödedik ve çıktık. Gideceğimiz yer belliydi
kasabanın biraz uzağında kasabaya bakan düz bir yayla vardı oraya gidecektik.
Yayla kasabadan biraz daha yüksekte kalıyordu yaylanın batı tarafında deniz
vardı doğu tarafında ise kasaba kalıyordu. İnanılmaz huzur veren bir yerdi
hepimizin bu yaylada bir anısı vardı. İnsan nefret ettiği bir kıza orada aşık
olabilirdi.O kadar ambiyansı olan güzel bir yerdi. Bisikletlerimize atladık
yaylaya doğru sürdük. Rüzgar hafif yüzümüze vuruyordu ,etraf zifiri karanlıktı ,bisikletlerimizin
farından başka bir aydınlatma kaynağımız yoktu. Zifiri karanlığa baktığında
hafif yeşil ışık yayan ateş böceklerini görebiliyorduk. Yirmi dakikalık
yolculuktan sonra varacağımız yere ulaşmıştık. Oturup içmeye başladık. Muhabbet
güzel gidiyordu. Mehmet döndü bana ‘‘ Ortak
çıkar bakalım şu emanete.’’ dedi. Ben de çıkardım gösterdim. Sırayla Mehmet
,Yekta ve Kenan silahı ellerinde gezdirdiler. Sonradan Kenan da mermileri
çıkardı. Ben de aldım mermirleri kutusundan çıkardım, şarjörü çıkardım,
mermileri dizmeye başladım şarjörü silaha taktım hemen sürgüyü çektim ve bam
parmağım tetikde kalmış Yektayı vurmuştum. Karmakarışık oldum şaka sandım ‘‘ Ne
oluyor lan! ‘‘ diye bağırdım. Hepimiz panik içinde napacağımızı şaşırmıştık.
Tıpkı savaş meydanında işgale uğramış askeri bir bina gibiydim şu anda olduğu
gibi içimde ufak çaplı yangınlar, sağ
sola dağıtılmış kağıtlar, devrilmiş masalar, koridorda asker cesetleri vardı.
Kenan, Yektay’ı kucakladı bisiklete
bindi kucağında yaralı bir bedenle bisikleti kasabaya doğru sürmeye başladı.
Biz de arkasından sürüyorduk tozu dumana katarcasına pedal çeviriyorduk
ayaklarım delirmişti. Şimşekler çakıyordu her yanımda . Karıncalar yavaş yavaş
yemeye başlamıştı beynimin uçlarını. Sağlık ocağına varmıştık Yekta bilincini
kaybetmişti. Doktor geldi hemen Yekta’ya müdahale etmeye başladılar. Herkes
sağlık ocağına gelmişti Yekta’nın annesi ve babası bitap düşmüşlerdi bana
kızacak mecalleri bile yoktu. İğrençtim, berbattım, yıkılmıştım tıpkı şimdi
olduğu gibi. Dalga geçilmiş gibi hisediyordum kendimi ,kafamı düz duvarlara
dakikalarca, saatlerce, gunlerce, omur boyu vurasim vardi. Velakin öyle yaptım
vurdum, vurdum, vurdum. Kanayana kadar kafamı düz duvarlara vurdum. Yumruklarım
dümdüz olana kadar duvarları yumrukladım. Benim için bir tetik hayatimin geri
kalan kısmını yok etmişti. İnanılmaz işgence çekiyorum Bahtiyar abi her gün
ölüyorum. Her gün içim içimi yiyor. Belli bir süre geçtikten sonra jandarma
geldi beni tutukladılar ve sorgumu aldılar. Silah babamın üzerine olduğu için
babamı da tutukladılar. Mahkeme benim on sekiz yaşından küçük olduğumdan ve
silah babamın üzerine olduğundan dolayı babama hapis cezasi verdi. Ben bitmistim
ne varsa hepsi benim yüzümden olmuştu, kor elevler başımdan aşağı dökülüyor
ayaklarımı eritiyordu. Yekta mezara, babam hapise, ben de odama. İşte durum
bundan ibaret .’’