11 Temmuz 2012 Çarşamba

Fiyasko Mahkumluk


                Yaklaşık bir saat on altı dakikadan beri dönüyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikadan beri duruyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikdan beri küfür işitiyorum. Akılsız başın cezasını ayaklarımla çekmesemde sağolsun arkadaşlarım küfürlerini benden eksik etmeyerek manen güzel bir ceza tattırıyorlar. Haklı olduklarını bildiğim için susuyorum. Malasef ne ölmüşe ne de olmuşa çare var, durup beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bizde bekliyoruz. Sanırım sonunda hüsran keskin bıçaklarıyla kollarını açmış bizi bekliycek. Ahlaksızlık yaptığımı sanmıyorum ama sanki zamanlamam yanlıştı. Bazen insanlar olması gereken yerde olması gereken olayları yaşar. Fakat ben olmam gereken yerde hemde tam olarak olmam gereken yerde kesinlikle olmaması gereken olaylar yaşadım. Buna arkadaşlarım aptallık, sonu düşünülmeyen ahmaklık veya sünepelik olarak adlandırsada, ben tam olarak yanlış zamanlama, olmaması gereken karakterlerin var oluşu ve gereksiz cesaret birikimi sonucu patlama olarak adlandırıyorum. İnsan bu sonuçta kullanma klavuzu yok ki kontrol edesin. Ne biliyim matematiksel bir denklem değilki çözesin. Bazen oluyor böyle hatalar. Bu olayda yani şu an tam olarak bir saat on yedinci dakikaya girdiğimiz bu olayda onlardan bir tanesi. Arkadaşlarım kızgınlıklarını biraz olsun azaltmışa benziyor.Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
                ‘‘ Bak sıkıntı olmasın? ’’ diyerek meraklı, meraklı olduğum kadar olumlu cevap beklediğim soruyu sordum bizim Sefa’ya. Sefay’sa ‘‘ Merak etme dostum bana güven o iş bende.’’ dedi. Sefa’nın cevabı hiç güven vermedi. Güvenmek zorundaydım, güvendim ama o kadar da umut bağlamadım. Sefa ‘‘ Sen rahat ol ben şimdi Bahar’ın yanına gidiyorum hem ne zamandır konuşmuyoduk, bana hayır demez çıkışda durağın orda ol hadi görüşürüz.’’ dedi ve sınıfı terketti. Gerçek şu ki ben Bahar’dan hoşlanıyordum. Güzel bir kızdı. Güzelliği kadar insalığı da iyiydi diyemiycem. Tamam kötü birisi değildi yani olması gerektiği gibi bir insandı. Herneyse lise birde aynı sınıfta olduğum sıra arkadaşım Sefa ( lise ikiye geçince ayrılmak zorunda kaldık o sayısal sınıfına geçti ben eşit ağırlık sınıfına geçtim.) arkadaşı olduğu Bahar’la beni aynı mekanda bir araya getirme amacıyla Bahar’ın yanına gitti. Bahar’la diyaloğum vardı ama naber, nasılsınla sınırlı kalan bir diyalogdu. Ben sınırlı olan bu diyaloğumuzu biraz daha ilerletmek, sonrasında malum içimde beslediğim duyguları ona açmak istiyordum. Çekingen birine göre hayli uçuk düşünceler ama insan kendini alı koyamıyor. Galiba Bahar’a karşı ruh halim takıntılı bir hal almaya başladı.

Zil çaldı, merakla okulun çıkışındaki durağa yürüdüm. Tabiki Sefa’dan önce ordaydım. Sefa okulda bir çok insanla muhabeti olan tiplerdendi o yüzden sağda solda gördükleriyle konuşmaktan bu tarz buluşmalarda illaki geçikme yapardı. Geçikmeye sabırsızlığımda eklenince bekleyiş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Biraz vakit geçtikten sonra Sefa ufukta göründü. Yanıma sırıta sırıta gelip ‘‘ Hadi yine iyisin ne ısmarlıyon bana? ’’ dedi. ‘‘ Noldu iş tamam mı? ’’ dedim. ‘‘ Lunaparka gidiyoruz ama biraz kalabalık olacaz altı yedi kişi falan artık ondan sonrası sana kalmış.’’ dedi. ‘‘ Lunapark mı? ’’ dedim. ‘‘ He lunapark haftasonu oraya gideceklermiş bende bizde gelelim dedim oğlum yüzsüzlük yaptım buna da şükür ama merak etme surat asmadı ‘‘ Eski sınıf buluşması olur güzel olur.’’ dedi senin anlıycağın iftara gider gibi lunaparka gidecez artık top sende.’’ dedi. ‘‘ Olsun lunapark munapark aynı yerde olalım yeter.’’ dedim.  Sefa ‘‘ İyi hadi ben gidiyorum bi sigara versene.’’ dedi. ‘‘ Kalmadı. ’’ dedim. ‘‘ Hadi görüşürüz. ’’ dedi ve gitti. Ben de evin yolunu tuttum.
                Yedi kişiydik. Kalabalık şekilde lunaparka doğru yürüyorduk. Bu kalabalık kitle de ona ulaşmak haliyle zor oluyordu. Ara sıra muhabete ortak olup iki çift kelilme etsemde yoğun şekilde konuşmamız için gerekli ortam lunaparka gittiğimiz yol boyunca oluşmamıştı. Lunaparka girip biraz oturmak için lunaparkın içindeki açık cafeye gittik, oturduk. O sırada Bahar gruptan uzaklaştı atlı karıncaların biraz açığında orta yaşlı bir adamla konuştu ve tekrar aramıza katıldı. Yanımdaki sandalyeye oturdu. Bahar’ın orta yaşlı o adamla ne konuştuğunu merak ettim. Yanıma oturması merakamı hemen unutturdu. Sanki elime altın tepside sunulmuş bir fırsat geçti diyebilirim. Konuyu lise birdeki mizahi hocamız Cengiz Hoca’dan açtım. Tam isabet hedefi on ikiden vurdum diyebilirim masada Cengiz Hoca hakkında baya bir konuşma oldu, konuşmanın yanında araya serpiştirdiğim espirilerle kahkaha sesleri eksik olmadı diyebilirm. Kendimden beklemediğim bu performansı, Sefa gözüyle şaşırırcasına bana bakarak beni takdir ediyor gibi duruyordu. Onun o bakışı bana dahada özgüven vermişti. İlerleyen her dakika Bahar’la naber nasılsınla sınırlı kalan diyaloğu ilerletiğimi hissettim. Gün olabildiğine güzel devam ediyordu.‘‘ Hadi gondola binelim, hadi halka atalım, hadi şuna binelim, hadi şundan çıkalım’’ derken sıra günün son bineceğimiz eğlence aleti olan dönme dolaba geldi.
 Dönme dolabı kontrol eden adamın, Bahar’ın atlı karıncaların ilersinde konuştuğu adamla aynı olması eski unuttuğum merakı yeniden gün yüzüne çıkardı ama şu an onu düşünemezdim çünkü gün boyu Bahar’la yaptığım her konuşma beni iyice cesaretlendirmişti. Hatta ona içimdeki duyguları söyleyecek kadar cesaret kaplamıştı içimi. Bahar ve üç arkadaşı dönme dolaba bizden önce bindiler. Ben,Sefa ve Orhan onlardan sonra bindik. Dönme dolap dönerken ara sıra birbirmize laf atıyorduk. ‘‘ Arkanda akbaba var dikkat et , şu sana doğru gelen uçak mı ’’ tarzı espiriler havalarda uçuşuyordu. Bende bu fuzuli laflar arasında cesaretimi toplayıp dönme dolap en yukardayken Bahar’ların bindiği kısma doğru bağırıp Bahar’a içimdeki duyguları açacaktım. Bahar’ların oturduğu kısım en yukardayken ben bizim oturduğumuz kısımdan ayağa kalktım. ‘‘Bahar! ’’ diye bağırdım. Bahar’da espiri yapacağımı sanarak ‘‘ Efendim Oğuz! ’’ diye bağırdı. Biraz bekledim ve‘‘ Seni seviyorum! ’’ diye bağırdım. Orhan ve  Sefa ‘‘ Nabıyon aptal ’’ diyerek gömleğimden tutup çektiler yerime oturttular. Bahar’da sustu, sanki tedirgin oldu diyebilirim. Sefa ‘‘ Lan gerizekalı dönme dolabın başındaki adam Bahar’ın amcası, olur olmaz yerde ne bok yiyon sen.’’ dedi. Şaştım kaldım ‘‘ Sen ciddi misin? ’’ dedim.  Sefa da‘‘ Evet angut ciddiyim aşağı inince nolcak bakalım.’’ dedi. Bahar’lar dönme dolaba bizden önce bindikleri için dönme dolaptan bizden önce indiler. Amcasıyla biraz konuştu ve bizi beklemeden arkadaşlarıyla beraber lunaparkın içindeki cafeye doğru yürüdüler. Dönme dolaptan inme sırası bize geldiğinde Bahar’ın amcası ‘‘ Siz durun çocuklar benden olsun inmeyin.’’ dedi. Yapacak bir şey yoktu inemedik. Beş dakika geçti tam inecekken ‘‘ Yok çocuklar siz inmeyin benden olsun devam edin.’’ dedi, devam ettik. Beş, on, yirmi derken şu an tam olarak bir saat on dokuzuncu dakikaya girdik.Periyodik olarak lunaparkdan otuz metre aşağı inip, otuz metre yukarı çıkıyoruz. Bunun sonu ne olcak hakikatten bilmiyorum. Şansızlığın altına yakışmayan bir imza attım, parmak bastım. Arkadaşların küfürleri biraz olsun hafifledi. Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
               
                 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

2 HAFTA ODA


          Köşedeyim elimden geldiği kadar en köşedeyim. Bu oda benim mezarım olacak o mezarı köşelerde arıyorum yine kapandım, yine arıyorum, bir şeyler arıyorum. Suskunu oynuyorum, pısırıklığı sürdürüyorum. Malesef kendimi yine izole ettim. Bu bana karşı yapılmış bir imtihan olmamalı benim kendime yaptığım yanlış sorularla hazırlanmış bir test olmalı. Adımı soyadımı yazmadan verdiğim kağıtlardan biri olmalı. Kendimi odaya kapatıp nerdeyse tuvalete bile gitmedğim sekizinci gündeyim. En basit tabirle korku bünyemi sardı diyebilirim. En kötüsü de tedirginlik var üzerimde ve tedirginliğe karşı vücudumun herhangi bir bağışıklık geliştirmemesi manevi açıdan beni yoruyor buna ek olarak kendimi güçsüz hissediyorum. Sanki kendimi her an köpek ısıracakmış gibi hissediyorum, çöp konteynırından aniden üzerime bir kedi sıçrıycakmış gibi oluyor yada aniden geçirelecek trafik kazasının ilk maduru ben olacakmışım gibi düşünüyorum...
            Adım Saffet, kendime ait bir evim var, profesyonel kemancıyım. Kendime ait olan bu evi kemanım sayesinde kazandım diyebilirim. Kemanım sayesinde bir çok yiğenimi evlendirdim. Malesef çocuklarımı evlendiremedim çünkü çocuğum yok ve beraber çocuk yapacak kadar sevdiğim bir kadın hiç bir zaman hayatıma girmedi. Daha doğrusu buna ben izin vermedim. Dediğim gibi tedirgin birisiyim bu tür ilişkilerde tedirginliğim hat safahalara ulaşıyor. Çünkü bir bayanı kaldıramayacak kadar duygusal biriyim. Normal akan zamanda genel halim tedirginken üstünede o derin mevzulara girmek kendi açımdan manevi çöküntülere sebebiyet verebileceğini düşünüyorum. Komşular beni baya severler bilhassa bende onlara saygı duyarım. Tam manasında etliğe sütlüğe dokunmadan evine girip çıkan bir komşu imajım olduğunu biliyorum. Hatta benim hakkımda bekarlığımdan dolayı ara sıra dedikodular yapılıp  ‘‘ İyi birisi ama sanki biraz çatlak gibi.’’ tarzı cümlelerin kurulduğunu düşünüyorum. Doğal olarak bunu kabul etmek lazım. Bende komşularımla aynı fikirdeyim.

             Isparta’da oturan amca oğlum Mürsel elinde uduyla kendine mısırlı imajı versede udunu çaldığı vakit Uzakdoğu’dan Avrupa’ya bütün medeniyetten insanların ondan etkilenebileceğine inanıyorum. Evet abarttım biraz o zaman şöyle diyim; dört ay çaldığında otuz iki bin lira para kazanabilecek kadar güzel çalıyor dersem Mürsel'i daha ölçülü  biçimde övmüş olabilirim. Amca oğluyla aram sade şekilde anlaşan iki kardeş gibi diyebilirim. Dört ay Ankara’da kimi zaman lüks otellerde kimi zaman orta dereceli restoranlarda kimi zamansa pavyonlarda çaldığımız vakitlerde ki bu vakitler genelde Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsar, işte bu dört ayda mevsimlik işçi gibi yediğimiz içtiğimiz bir gider. Ama Ekim ayı başlayıp gelecek Haziran gelene kadar ayda bir telefonla görüşürüz, ne ben Isparta’ya giderim ne de o Karabük’e gelir ama ikimizde birbirmizi düşündüğümüzü aklımızdan geçirdiğimizi biliriz. Mürsel yaz geldiğinde Ankara’daki bağlantılarıyla hem bana hemde kendine iş bulur beraber çalışırız. Yazın çalışarak kazandığımız parayı kışın bir aksilik çıkmazsa harcarız. Kışın arasıra paraya sıkıştığım vakitler Karabük’de çeşitli yerlerde iki üç aylık iş bulup kışı geçirirdim. Genelde kışın iş bulmama gerek kalmazdı. Çünkü ben de Mürsel'in udunu çaldığı etkide keman çalardım, kazancımız hemen hemen aynıydı.
            Yine Haziran gelmişti Mürsel bu sefer tam olarak güzel bir yer bağlayamamıştı tabi bu durum sadece ilk ve son ay için geçerliydi temmuz ve  ağustosta daha elit yerlerde çalacaktık ama şimdilik bir pavyonda çalıp akşamları pavyonun anlaştığı otelde kalacaktık. Bir ayımız pavyon ve otel arasında mekik dokumakla geçecekti. Ellerimizde enstrümanlarımızla çalıp çalıp para kazanacaktık. Tabiri caiz ise tam bir karıncaydık. Karabük’ten Ankara’ya gidenler bilirler eğer sabah beş arabasıyla gidiyorsanız otobüs tıpkı ambulans gibidir. Nerdeyse tüm koltuktaki yolcuların hastanede bir doktorla randevusu vardır. İnsanlar uykusuz, mutusuz ve hastadır. Bende bu durumu unutup malesef hep sabah beş arabasıyla gitmeyi tercih ediyordum.

Tedirgindim bunu üçüncü kez söylüyorum ve her an bir şeyler olacak gibi hissediyordum. Her an bir şey olacakmış gibi hisseden bir insanın pavyonda keman çalması sonrada o pavyonun anlaşmalı olduğu otelde kalması hiç ama hiç doğru değildi fakat kışımız yaza muhtaçdı yapacak bir şey yoktu. Önümde konsomatrisler, hayat kadınları, onlarla sevişmeyi planlayan insanlarla doluydu ve Mürsel’le ben de onlara çalıyorduk. Gerçekten güzel çalıyorduk oysa ki bundan anlayanların olmayışı haydut görünümlü insanların sahneyi kuşatması beni üzmesede sinirlendiriyordu. Haksızlığa uğramış gibi davranmama sebebiyet veriyordu. Kafamda aniden şişe patlıycakmış gibi fikirlerin canlanması elimdeki kemanı sürekli düşecekmiş gibi tutturuyordu. Mürsel’in ise çevresindeki insanlar umrunda olmamıştır iki kadeh rakıdan sonra susar, sadece udunu çalardı bense durmadan sağımı solumu kollayarak kemanımı çalardım. Ara sıra  iki hafta boyu odaya kapanma huyumun buralarda cereyan etmesi benim açımdan hiç ama hiç uygun olmaz. Ama nedense bu aralar cereyan edecekmiş gibi oluyor. Her biten günden sonra burdan çıkmama yirmi iki gün kaldı, burdan kurtulmama on bir gün kaldı tarzı sayıklamalarımın olduğunu bile hatırlıyorum.
         Otelden çıkmamıza sekiz gün kala Mürsel’le odada oturmuş televizyon izliyorduk. Gerginliğim devam ediyordu. Mürsel’e ruh halimi elimden geldiği kadar çaktırmamaya özen gösteriyordum. Mürsel böyle durumlarda ilk başlarda alttan alır sonradan abartmıyormusun diye başlayarak konuşmasının sonunda beni fırçalayarak bitirirdi. Ben tam bu gerginliği yaşarken odamızın kapısına sanki dışarıda alacaklı biri varmış gibi bir hayat kadını sert ve seri şekilde vuruyordu.  Panik oldum heycanladım Mürselse olayı şaşırmakla karşıladı. Karşı odada kalan hayat kadınlarından biriydi. Çığlık çığlığa ‘‘ Açın kapıyı abi nolur.’’ diye bağırıyordu. Mürsel ‘‘ Sakın açma.’’ dedi. Karşı odalarda haftada bir böyle kavgalar çıkar ve başkalarına muhtaç olan bu insanlar çevredeki odalardan yardım isterdi. Mevzuda genelde müşterileriyle alakalı olurdu. Ama sanki bu sefer mevzu daha farklı gibi duruyordu. Kadın tekrar ‘‘ Abi çocuğum ölüyor yardım edin nolur.’’ diye tekrar bağırdı. Mürsel kalktı kapının kilidini iki kere çevirdi kadının kucağında çıplak, üzerinde köpük olan, nefes alamamasından dolayı yüzü kızaran bir çocuk vardı. Kadın ‘‘ Abi çocuğu yıkıyordum boğazına köpük kaçtı temizliyemedim çocuk nefes alamıyo nolur yardım edin.’’ dedi. Mürsel, ben ve hayat kadını taksi tutarak hastaneye gittik. Doktorlar gerekli müdaheleyi yaptıktan sonra odalarımıza geri döndük. Kadın bize bol bol dua ve bol bol teşşekür etti Mürsel ‘‘ Nedemek herkes olsa aynısını yapardı.’’ dedi. Her yaz mevsiminde olmasada bazı yazlar böyle anıların olduğu oluyordu. Yaşımın elli iki olmasına rağmen böyle olaylar hala bilinç altımda bir yerlere kazınıyordu, etkileniyordum. Kendimin ‘‘ iki hafta oda ’’ diye ad koyduğum nöbetlerin kışın nadirde olsa beni bulmasında bazı yazlar yaşanan bu olayların, doğuştan beri var olan tedirginliğimin ve dozunda olmayan duygusallığımın katkısı geçen her yıl sanki daha da artıyormuş gibi oluyor. Mürsel yazları sadece elit oteller bulsa iyi olacak.