29 Nisan 2012 Pazar


Fatura, Sigara ve Sela
Yolda ağır adımlarla yürüyorum. Hafif keyfim kaçık gibiydi, bende kendimi soğuk bir kış vaktinde Karabük’ün kış mevsiminde saat yediden sonra, yaz mevsiminde ise saat ondan sonra bomboş olan sokaklarına attım ve saat sekizdi.  Ocak ayının tüm berbat davranışları şehirde hüküm sürüyordu yoğuna yakın sis, ıslak yollar, asfalt olmayan yerde paçayı berbat edebilecek kıvamda sinir bozucu bir çamur vardı. Bende bu ortamda kendime ait özel soruları kendime sorup, özel sorularıma özel cevaplar veriyordum. Soru cevap bölümlerinin faturasını kendime çıkardığımda durumun aslında o kadar vahim olmadığını görmek sinir bozucuydu. Evet sinir bozucuydu, çünkü durum vahim değilse bu somurtkanlığın sebebi neydi, insan kendine kızmadan edemiyor. Bile bile ladesin vücut bulmuş hali olmak, içten içe kendi kendime engeller koymak sinirimi bozuyordu. Kendi kendime sorular sormaya devam ederken postahanenin önünden sola doğru döndüm ve eski  Zübeyde Hanım Halk Kütüphanesinin oraya doğru yürümeye başladım. Dediğim gibi bir keyifsizlik vardı, bu keyifsizliğe cevapları gördükçe sinir bozuculuk da ekleniyordu. Tam o sırada arkamdan giderek artan bir şekilde gelen koşma sesi duydum. Koşma sesinde bir gerginlik sezdim, sezmemle arkamdan koşan adamın bana çarpması bir oldu. Sendeledim nolduğunu gereçekten anlamamıştım. Adamın üstünde siyah deri ceket, altında lacivert kot, ayaklarında siyah köseli ayakkabı vardı. Boyu bir seksen civarında otuzlu yaşlarında esmer tenli biriydi. Adam koşmaya devam etti, merdivenleri üçer beşer çıkıyordu. Bende içimden güzel küfürler ettim. Deri ceketli adam gözden kayboldu. Her neyse kütüphanenin ordaki merdivenlerden bir üst yerleşim yeri olan yenişehire doğru adım adım basamakları çıkmaya başladım.

Yorgunluk baş gösterdi. Merdivenler biraz dik ve fazlaydı. Eve varınca kanepeye uzanmanın hayallerini kurmaya başladım. Lanet olsunki kurabileceğim maksimum hayelde bundan ibaretti ama dediğim gibi faturayı çıkarınca aslında o kadarda kötü bir yaşantım yoktu.  Merdinvenlerin dörtte üçü bitmiştiki bu merdivenlerde olağan şeylerin dışında bir durumun farkına vardım. Merdivende kan vardı ve kaynağı yukardan doğru geliyordu. Çok da taze gözüküyordu. Neler oluyor sorusunu hemen sorduktan sonra tedirgin bir o kadarda korkulu bir şekilde merdivendeki kanı takip ettim. Etmez olaydım yerde yaralı ve ceset olmaya aday bir beden vardı. Kahretsin beni buld. Çanak çömleğini si*iyim ben böyle işin. Yerdeki adam tanıdık birine benziyordu gerçi Karabük’de herkes birbirne tanıdık gelir ama bu adam ayrı bir tanıdık geliyordu. Kendin kendine yerde yüz üstü yatmış bir şekilde konuşuyordu. Yaşlı birine benziyordu, saçları ortalardan dökülmüş gibiydi yerde yüz üstü yattığından tam olarak yüzünü seçemiyodum. Napcam ben şimdi ya görmemezlikten gelip yoluma devam edecem ya da ambulans çağırıp ceset adayının başında bekleyip başıma türlü türlü işler açıcam. Nerden buldun lan beni adam. O sırada bir araba farı yolun ucunda belirdi. Beni  yerdeki adamla beraber görürse benim açımdan hiç iyi olmaz bir yere saklanayım. Duvar kenarına çöktüm bir yandanda adam sesizce konuşmaya devam ediyordu. Araba hızlıca geçti ve saat kulesinin ordan aşağı doğru devam etti. 

 Şok oldum arabanın içinde iki kişi vardı. Biri arabayı kullanan az önce omzuma çarpıp yukarı doğru koşan at hırsızı tipli adam diğeri ise bizim liseden sınıf arkadaşım olan Gülbin’di. Neler oluyor ne flimler dönüyor. Gülbinin toros marka o arabada bu saatde o adamla ne işi olabilirdi ve bu adamı kim böyle bıçakladı. Kafam allak bullak oldu. Bu işte o torosun içindeki iki kişinin parmağı var gibi duruyordu. Merdivenden koşa koşa aşağı doğru indim. Telekomun ordaki ankesörlü telefonların birinden 112 acil servisini aradım yeri bildirdim ve eve doğru ara sokaklardan koşa koşa gittim. Eve vardım. Sucuk gibi terlemiştim. Bu olan olayda neyin nesiydi. Balkona geçtim bir sigara yaktım. Bir yandan sigaramı içiyor bir yandan titriyordum. Halbuki kendi kendime piskolog terapisi yaptım şu hoşnutsuz akşamda bu hiçde hoş olmamıştı. Yatmak güzel bir tercih olacak heralde. Bu kadar olaydan sonra gözüme uyku zor girer. Bir kase yoğurt yiyim öyle yatıyım. 

Olayın ardından iki gün geçmişti. Etkisini üzerimden atmaya başlıyordum. Pazar günüydü öğle vaktilerine doğru uyandım. Kahvaltımı yapmıştım. Sigara içmeye balkona çıktım. Karşı mahallenin camisinden sela veriliyordu. Sela bitti ve ölenin ismi söylendi. Ölen lisedeki edebiyat öğretmenimdi. Şimdi o yerdeki tanıdık yüz kafamda oturmuştu. O yerdeki adam edebiyat öğretmenim Sezai beydi. Torosdaki Gülbin, yerdeki edebiyat öğretmenim. Çok enteresan bir olay var ama ben sadece hikayenin kahramanları bilmekle yetincem ve bu olay bende kalacak gerisini hiç düşünmesem iyi olur. Susma hakkımı kullanıyorum.  

27 Nisan 2012 Cuma

26 Nisan 2012 Perşembe

HOUSTON HOUSTON BURASI CHALLENGER


Feza yolculuğunda yeni bir çığır açan ünlü 'Dostluk 7' kapsülünü seyretmek için Taksim Meydanını dolduran halk... 'Dostluk 7' dünya gezisinin bir merhalesi olan Yeşilköy hava alanında özel uçaktan indirilirken. Sağda astronot Glenn'in İstanbula gelen balmumu kopyası. 20 şubat 1962 günü fezaya fırlatılarak saatte 28000 km hızla 4 saat 55 dakıka 1 saniyede ceman 129600 km yol katederek dünya etrafında 3 tur yapan Amerikalı astronot John Glenn'in 'Dostluk 7' feza kapsülü, 19 memlekte yaptığı dostluk ziyareti sırasında, haziran içinde İstanbula da uğradı. 10000'den fazla alet ve 11.2 kilometre telle techiz edilmiş bulunan bu tarihi kapsülün içinde Glenn de vardi, ama işlerinin çokluğu sebebiyle büyük dünya gezisine katılamadığı için, ünlü astronot, balmumundan bir kopyası tarafından temsil ediliyordu.

6 Nisan 2012 Cuma



MARTILAR


Odam da masa başında otururken aniden bir telefon çaldı arayan mühim ahbab Kubilay’dı.
‘‘ Eve geliyorum senden kitap alacam’’ dedi. ‘‘Tamam bekliyorum gel ’’ dedim. Dediği gibi de geldi ben de kitapları verdim. Tam Kubilay gidecekken ‘‘ Maça ne zaman gideceksin? ’’ dedim. ‘‘ Babam bi bilet bulmuş sen İboyla konuştunmu sana bilet bulmuş mu ? ’’ dedi. ‘‘ Yok bulamadı bu maç için zormuş bilet bulması.’’ dedim. Kubilay ‘‘ Maratonun güvenlik amiri Mehmet abi bize sokacakmış benle girersin ’’dedi. ‘‘ Vallamı lan ’’ dedim. ‘‘ Gireriz sen merak etme ’’dedi. O dakka Kubilayla önceden planladığımız Kayra’nın ‘‘ Bizim için deniz martılar falan uzak tren sesiyle eskiden kaçardı uykular ’’ sözünü pankart yapma fikri geldi. ‘‘ Lan olum pankartı yapardık mis gibi. ’’ dedim. ‘‘ E olum ben sana dedim pankartı yapalım diye sen caydın  yok boş ver ya bilet bulamadık dedin ’’ dedi. Hemen kafamda şimşekler çaktı beş saatlik kısa bir süremiz vardı ama neden olmasın. Plan belli çarşıya git Bursa Kumaşçısın’dan amerikan bezi al ve üstüne sloganı yaz. Zamanı hızlı kullanırsak neden olmasın. Anneme seslendim ‘‘Anne ben çarşıya iniyorum haberin olsun’’ dedim. O da ‘‘ Bende ineyim bekle beni’’ dedi. Kubilayda o sıra evde yapması gereken işlerinden dolayı evine doğru yol aldı ilerleyen dakkalarda Kubilay’la buluşma kararı aldık. Annemle kumaşçıya girdik beş metreye iki yüz on santimlik bir kumaş aldık. Annem başka işleri için benden ayrıldı, bende boyacıya doğru yol aldım. Bir kilogramlık subazlı kırmızı boyayı aldıktan sonra Kubilay’ı aradım ‘‘ Nerdesin? ’’ dedim. ‘‘Az kaldı geliyorum dedi.’’. ‘‘ Tamam postanenin orda seni bekliyorum.’’ dedim. Postanenin orda Kubilay elinde saç kurutma makinesiyle arabaya doğru geliyordu. Bezin üstündeki boyayı kurutmak için yeterli hava sirkilasyonunu saç kurutma makinesiyle sağlıyacaktık ama kullanmadık. Eve çıktık. Evin arkasına geçtik, bezi yere serdik başladık yazmaya. İlk niyetimiz tüm sözü yazmaktı ama boyamayı yaptıkça martılardaki lar ekini atmaya karar verdik sonra falan uzakı aşağı satıra yazma kararı aldık ama  bir türlü sığdıramıyorduk. O  sırada aptalca bir bahar yağmuru yağdı ve tüm işimizi iyice batırdı. Apartmanın içine bezi taşıdık. Umutsuzluk baş göstermeye başladı. Yetişmiycek galiba derken aşağı satıra ‘‘ Tren sesiyle eskiden kaçardı uykular.’’ cümlesininde sığmadığını farkına vardık. Durdum ve kararı aldım Kubilay’a ‘‘ Makasla altını kesiyoruz sadece ‘‘Bizim için deniz martı falan uzak.’’ kısmı kalsın dedim. Kubilay ‘‘ Saçma olur ’’ dedi. İçimden ‘‘Bunca emek sıralar altı unutulan defter olamaz.’’ dedim. Dışımdansa ‘‘ Onca uğraştık geri dönülmez bu saatten sonra.’’dedim. Makasla alt satırı kestik ve sadece ‘‘ Bizim için deniz martı falan uzak.’’ kısmı kaldı. Pankart çok boş duruyordu. Köşelerine martı ve vapur çizdikden sonra pankartı kurumaya aldık. Evde yemek yedikden sonra pankartı bagaja koyup yola çıktık. İboyu aradık nerde olduğumuzu söyledik, ibo geldi biraz sinirli gözüküyordu. İbo ‘‘ Hocanın çocuğunu maça soktum ben giremedim.’’ dedi. ‘‘Hayda nasıl girecez Kubi’’ dedim. İçimi karamsarlık aldı halbuki kafayı dağıtmak için güzel bir meşkale bulmuştuk, bu saatten sonra pankart açılmazsa boşa kürek çekmiş olacaktık. Biraz daha konuştuktan sonra Kubilay’ın maça girip pankartı ünimavi ateş ekibiyle açmasının en uygun seçenek olduğuna karar kıldık. Kubilay maça gitti, ben ve ibonun tanımadığım bir arkadaşı arabayı binip geri döndük. İbo sonradan eve geçti, ben de mühim ahbablardan Gürkan’la buluşup maçı televizyondan seyretmeye gittim. Pankartı belki televizyonda görürüm umudu içimi kapladı. Kubilaydan gelen bir mesajla umudum suya düşmüştü. Mesaj şu şekildeydi ‘‘ Stadın heryerinde kareografi var ya açmıyacaklar heralde pankartı ya’’ . Evet emekler yine sıralar altı unutulan defter olmuştu bari bu olmasaydı iyi olurdu. Maç başladı sıkıcı bir maçdıki kubiden maçın sonlarına doğru mesaj geldi. Pankartı yetmiş sekizinci dakikada açmışlardı, güzel bir haberdi çok hoşuma gitmişti bu haber. Türübünlerde pankarta ne yazıyor sorularına, ‘‘ Emeğin başkentine hoşgeldiniz ’’ yazıyor diye asılsız iddialarında atılması beni ayrı bir mutlu etmişti. Evet ilk vakitler emeklerimiz sıralar altı unutulan defter olmuş olabilir ama sonradan o defter bir şekilde amaçsızda olsa tekrardan çantaya girdi.