11 Temmuz 2012 Çarşamba

Fiyasko Mahkumluk


                Yaklaşık bir saat on altı dakikadan beri dönüyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikadan beri duruyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikdan beri küfür işitiyorum. Akılsız başın cezasını ayaklarımla çekmesemde sağolsun arkadaşlarım küfürlerini benden eksik etmeyerek manen güzel bir ceza tattırıyorlar. Haklı olduklarını bildiğim için susuyorum. Malasef ne ölmüşe ne de olmuşa çare var, durup beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bizde bekliyoruz. Sanırım sonunda hüsran keskin bıçaklarıyla kollarını açmış bizi bekliycek. Ahlaksızlık yaptığımı sanmıyorum ama sanki zamanlamam yanlıştı. Bazen insanlar olması gereken yerde olması gereken olayları yaşar. Fakat ben olmam gereken yerde hemde tam olarak olmam gereken yerde kesinlikle olmaması gereken olaylar yaşadım. Buna arkadaşlarım aptallık, sonu düşünülmeyen ahmaklık veya sünepelik olarak adlandırsada, ben tam olarak yanlış zamanlama, olmaması gereken karakterlerin var oluşu ve gereksiz cesaret birikimi sonucu patlama olarak adlandırıyorum. İnsan bu sonuçta kullanma klavuzu yok ki kontrol edesin. Ne biliyim matematiksel bir denklem değilki çözesin. Bazen oluyor böyle hatalar. Bu olayda yani şu an tam olarak bir saat on yedinci dakikaya girdiğimiz bu olayda onlardan bir tanesi. Arkadaşlarım kızgınlıklarını biraz olsun azaltmışa benziyor.Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
                ‘‘ Bak sıkıntı olmasın? ’’ diyerek meraklı, meraklı olduğum kadar olumlu cevap beklediğim soruyu sordum bizim Sefa’ya. Sefay’sa ‘‘ Merak etme dostum bana güven o iş bende.’’ dedi. Sefa’nın cevabı hiç güven vermedi. Güvenmek zorundaydım, güvendim ama o kadar da umut bağlamadım. Sefa ‘‘ Sen rahat ol ben şimdi Bahar’ın yanına gidiyorum hem ne zamandır konuşmuyoduk, bana hayır demez çıkışda durağın orda ol hadi görüşürüz.’’ dedi ve sınıfı terketti. Gerçek şu ki ben Bahar’dan hoşlanıyordum. Güzel bir kızdı. Güzelliği kadar insalığı da iyiydi diyemiycem. Tamam kötü birisi değildi yani olması gerektiği gibi bir insandı. Herneyse lise birde aynı sınıfta olduğum sıra arkadaşım Sefa ( lise ikiye geçince ayrılmak zorunda kaldık o sayısal sınıfına geçti ben eşit ağırlık sınıfına geçtim.) arkadaşı olduğu Bahar’la beni aynı mekanda bir araya getirme amacıyla Bahar’ın yanına gitti. Bahar’la diyaloğum vardı ama naber, nasılsınla sınırlı kalan bir diyalogdu. Ben sınırlı olan bu diyaloğumuzu biraz daha ilerletmek, sonrasında malum içimde beslediğim duyguları ona açmak istiyordum. Çekingen birine göre hayli uçuk düşünceler ama insan kendini alı koyamıyor. Galiba Bahar’a karşı ruh halim takıntılı bir hal almaya başladı.

Zil çaldı, merakla okulun çıkışındaki durağa yürüdüm. Tabiki Sefa’dan önce ordaydım. Sefa okulda bir çok insanla muhabeti olan tiplerdendi o yüzden sağda solda gördükleriyle konuşmaktan bu tarz buluşmalarda illaki geçikme yapardı. Geçikmeye sabırsızlığımda eklenince bekleyiş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Biraz vakit geçtikten sonra Sefa ufukta göründü. Yanıma sırıta sırıta gelip ‘‘ Hadi yine iyisin ne ısmarlıyon bana? ’’ dedi. ‘‘ Noldu iş tamam mı? ’’ dedim. ‘‘ Lunaparka gidiyoruz ama biraz kalabalık olacaz altı yedi kişi falan artık ondan sonrası sana kalmış.’’ dedi. ‘‘ Lunapark mı? ’’ dedim. ‘‘ He lunapark haftasonu oraya gideceklermiş bende bizde gelelim dedim oğlum yüzsüzlük yaptım buna da şükür ama merak etme surat asmadı ‘‘ Eski sınıf buluşması olur güzel olur.’’ dedi senin anlıycağın iftara gider gibi lunaparka gidecez artık top sende.’’ dedi. ‘‘ Olsun lunapark munapark aynı yerde olalım yeter.’’ dedim.  Sefa ‘‘ İyi hadi ben gidiyorum bi sigara versene.’’ dedi. ‘‘ Kalmadı. ’’ dedim. ‘‘ Hadi görüşürüz. ’’ dedi ve gitti. Ben de evin yolunu tuttum.
                Yedi kişiydik. Kalabalık şekilde lunaparka doğru yürüyorduk. Bu kalabalık kitle de ona ulaşmak haliyle zor oluyordu. Ara sıra muhabete ortak olup iki çift kelilme etsemde yoğun şekilde konuşmamız için gerekli ortam lunaparka gittiğimiz yol boyunca oluşmamıştı. Lunaparka girip biraz oturmak için lunaparkın içindeki açık cafeye gittik, oturduk. O sırada Bahar gruptan uzaklaştı atlı karıncaların biraz açığında orta yaşlı bir adamla konuştu ve tekrar aramıza katıldı. Yanımdaki sandalyeye oturdu. Bahar’ın orta yaşlı o adamla ne konuştuğunu merak ettim. Yanıma oturması merakamı hemen unutturdu. Sanki elime altın tepside sunulmuş bir fırsat geçti diyebilirim. Konuyu lise birdeki mizahi hocamız Cengiz Hoca’dan açtım. Tam isabet hedefi on ikiden vurdum diyebilirim masada Cengiz Hoca hakkında baya bir konuşma oldu, konuşmanın yanında araya serpiştirdiğim espirilerle kahkaha sesleri eksik olmadı diyebilirm. Kendimden beklemediğim bu performansı, Sefa gözüyle şaşırırcasına bana bakarak beni takdir ediyor gibi duruyordu. Onun o bakışı bana dahada özgüven vermişti. İlerleyen her dakika Bahar’la naber nasılsınla sınırlı kalan diyaloğu ilerletiğimi hissettim. Gün olabildiğine güzel devam ediyordu.‘‘ Hadi gondola binelim, hadi halka atalım, hadi şuna binelim, hadi şundan çıkalım’’ derken sıra günün son bineceğimiz eğlence aleti olan dönme dolaba geldi.
 Dönme dolabı kontrol eden adamın, Bahar’ın atlı karıncaların ilersinde konuştuğu adamla aynı olması eski unuttuğum merakı yeniden gün yüzüne çıkardı ama şu an onu düşünemezdim çünkü gün boyu Bahar’la yaptığım her konuşma beni iyice cesaretlendirmişti. Hatta ona içimdeki duyguları söyleyecek kadar cesaret kaplamıştı içimi. Bahar ve üç arkadaşı dönme dolaba bizden önce bindiler. Ben,Sefa ve Orhan onlardan sonra bindik. Dönme dolap dönerken ara sıra birbirmize laf atıyorduk. ‘‘ Arkanda akbaba var dikkat et , şu sana doğru gelen uçak mı ’’ tarzı espiriler havalarda uçuşuyordu. Bende bu fuzuli laflar arasında cesaretimi toplayıp dönme dolap en yukardayken Bahar’ların bindiği kısma doğru bağırıp Bahar’a içimdeki duyguları açacaktım. Bahar’ların oturduğu kısım en yukardayken ben bizim oturduğumuz kısımdan ayağa kalktım. ‘‘Bahar! ’’ diye bağırdım. Bahar’da espiri yapacağımı sanarak ‘‘ Efendim Oğuz! ’’ diye bağırdı. Biraz bekledim ve‘‘ Seni seviyorum! ’’ diye bağırdım. Orhan ve  Sefa ‘‘ Nabıyon aptal ’’ diyerek gömleğimden tutup çektiler yerime oturttular. Bahar’da sustu, sanki tedirgin oldu diyebilirim. Sefa ‘‘ Lan gerizekalı dönme dolabın başındaki adam Bahar’ın amcası, olur olmaz yerde ne bok yiyon sen.’’ dedi. Şaştım kaldım ‘‘ Sen ciddi misin? ’’ dedim.  Sefa da‘‘ Evet angut ciddiyim aşağı inince nolcak bakalım.’’ dedi. Bahar’lar dönme dolaba bizden önce bindikleri için dönme dolaptan bizden önce indiler. Amcasıyla biraz konuştu ve bizi beklemeden arkadaşlarıyla beraber lunaparkın içindeki cafeye doğru yürüdüler. Dönme dolaptan inme sırası bize geldiğinde Bahar’ın amcası ‘‘ Siz durun çocuklar benden olsun inmeyin.’’ dedi. Yapacak bir şey yoktu inemedik. Beş dakika geçti tam inecekken ‘‘ Yok çocuklar siz inmeyin benden olsun devam edin.’’ dedi, devam ettik. Beş, on, yirmi derken şu an tam olarak bir saat on dokuzuncu dakikaya girdik.Periyodik olarak lunaparkdan otuz metre aşağı inip, otuz metre yukarı çıkıyoruz. Bunun sonu ne olcak hakikatten bilmiyorum. Şansızlığın altına yakışmayan bir imza attım, parmak bastım. Arkadaşların küfürleri biraz olsun hafifledi. Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
               
                 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

2 HAFTA ODA


          Köşedeyim elimden geldiği kadar en köşedeyim. Bu oda benim mezarım olacak o mezarı köşelerde arıyorum yine kapandım, yine arıyorum, bir şeyler arıyorum. Suskunu oynuyorum, pısırıklığı sürdürüyorum. Malesef kendimi yine izole ettim. Bu bana karşı yapılmış bir imtihan olmamalı benim kendime yaptığım yanlış sorularla hazırlanmış bir test olmalı. Adımı soyadımı yazmadan verdiğim kağıtlardan biri olmalı. Kendimi odaya kapatıp nerdeyse tuvalete bile gitmedğim sekizinci gündeyim. En basit tabirle korku bünyemi sardı diyebilirim. En kötüsü de tedirginlik var üzerimde ve tedirginliğe karşı vücudumun herhangi bir bağışıklık geliştirmemesi manevi açıdan beni yoruyor buna ek olarak kendimi güçsüz hissediyorum. Sanki kendimi her an köpek ısıracakmış gibi hissediyorum, çöp konteynırından aniden üzerime bir kedi sıçrıycakmış gibi oluyor yada aniden geçirelecek trafik kazasının ilk maduru ben olacakmışım gibi düşünüyorum...
            Adım Saffet, kendime ait bir evim var, profesyonel kemancıyım. Kendime ait olan bu evi kemanım sayesinde kazandım diyebilirim. Kemanım sayesinde bir çok yiğenimi evlendirdim. Malesef çocuklarımı evlendiremedim çünkü çocuğum yok ve beraber çocuk yapacak kadar sevdiğim bir kadın hiç bir zaman hayatıma girmedi. Daha doğrusu buna ben izin vermedim. Dediğim gibi tedirgin birisiyim bu tür ilişkilerde tedirginliğim hat safahalara ulaşıyor. Çünkü bir bayanı kaldıramayacak kadar duygusal biriyim. Normal akan zamanda genel halim tedirginken üstünede o derin mevzulara girmek kendi açımdan manevi çöküntülere sebebiyet verebileceğini düşünüyorum. Komşular beni baya severler bilhassa bende onlara saygı duyarım. Tam manasında etliğe sütlüğe dokunmadan evine girip çıkan bir komşu imajım olduğunu biliyorum. Hatta benim hakkımda bekarlığımdan dolayı ara sıra dedikodular yapılıp  ‘‘ İyi birisi ama sanki biraz çatlak gibi.’’ tarzı cümlelerin kurulduğunu düşünüyorum. Doğal olarak bunu kabul etmek lazım. Bende komşularımla aynı fikirdeyim.

             Isparta’da oturan amca oğlum Mürsel elinde uduyla kendine mısırlı imajı versede udunu çaldığı vakit Uzakdoğu’dan Avrupa’ya bütün medeniyetten insanların ondan etkilenebileceğine inanıyorum. Evet abarttım biraz o zaman şöyle diyim; dört ay çaldığında otuz iki bin lira para kazanabilecek kadar güzel çalıyor dersem Mürsel'i daha ölçülü  biçimde övmüş olabilirim. Amca oğluyla aram sade şekilde anlaşan iki kardeş gibi diyebilirim. Dört ay Ankara’da kimi zaman lüks otellerde kimi zaman orta dereceli restoranlarda kimi zamansa pavyonlarda çaldığımız vakitlerde ki bu vakitler genelde Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsar, işte bu dört ayda mevsimlik işçi gibi yediğimiz içtiğimiz bir gider. Ama Ekim ayı başlayıp gelecek Haziran gelene kadar ayda bir telefonla görüşürüz, ne ben Isparta’ya giderim ne de o Karabük’e gelir ama ikimizde birbirmizi düşündüğümüzü aklımızdan geçirdiğimizi biliriz. Mürsel yaz geldiğinde Ankara’daki bağlantılarıyla hem bana hemde kendine iş bulur beraber çalışırız. Yazın çalışarak kazandığımız parayı kışın bir aksilik çıkmazsa harcarız. Kışın arasıra paraya sıkıştığım vakitler Karabük’de çeşitli yerlerde iki üç aylık iş bulup kışı geçirirdim. Genelde kışın iş bulmama gerek kalmazdı. Çünkü ben de Mürsel'in udunu çaldığı etkide keman çalardım, kazancımız hemen hemen aynıydı.
            Yine Haziran gelmişti Mürsel bu sefer tam olarak güzel bir yer bağlayamamıştı tabi bu durum sadece ilk ve son ay için geçerliydi temmuz ve  ağustosta daha elit yerlerde çalacaktık ama şimdilik bir pavyonda çalıp akşamları pavyonun anlaştığı otelde kalacaktık. Bir ayımız pavyon ve otel arasında mekik dokumakla geçecekti. Ellerimizde enstrümanlarımızla çalıp çalıp para kazanacaktık. Tabiri caiz ise tam bir karıncaydık. Karabük’ten Ankara’ya gidenler bilirler eğer sabah beş arabasıyla gidiyorsanız otobüs tıpkı ambulans gibidir. Nerdeyse tüm koltuktaki yolcuların hastanede bir doktorla randevusu vardır. İnsanlar uykusuz, mutusuz ve hastadır. Bende bu durumu unutup malesef hep sabah beş arabasıyla gitmeyi tercih ediyordum.

Tedirgindim bunu üçüncü kez söylüyorum ve her an bir şeyler olacak gibi hissediyordum. Her an bir şey olacakmış gibi hisseden bir insanın pavyonda keman çalması sonrada o pavyonun anlaşmalı olduğu otelde kalması hiç ama hiç doğru değildi fakat kışımız yaza muhtaçdı yapacak bir şey yoktu. Önümde konsomatrisler, hayat kadınları, onlarla sevişmeyi planlayan insanlarla doluydu ve Mürsel’le ben de onlara çalıyorduk. Gerçekten güzel çalıyorduk oysa ki bundan anlayanların olmayışı haydut görünümlü insanların sahneyi kuşatması beni üzmesede sinirlendiriyordu. Haksızlığa uğramış gibi davranmama sebebiyet veriyordu. Kafamda aniden şişe patlıycakmış gibi fikirlerin canlanması elimdeki kemanı sürekli düşecekmiş gibi tutturuyordu. Mürsel’in ise çevresindeki insanlar umrunda olmamıştır iki kadeh rakıdan sonra susar, sadece udunu çalardı bense durmadan sağımı solumu kollayarak kemanımı çalardım. Ara sıra  iki hafta boyu odaya kapanma huyumun buralarda cereyan etmesi benim açımdan hiç ama hiç uygun olmaz. Ama nedense bu aralar cereyan edecekmiş gibi oluyor. Her biten günden sonra burdan çıkmama yirmi iki gün kaldı, burdan kurtulmama on bir gün kaldı tarzı sayıklamalarımın olduğunu bile hatırlıyorum.
         Otelden çıkmamıza sekiz gün kala Mürsel’le odada oturmuş televizyon izliyorduk. Gerginliğim devam ediyordu. Mürsel’e ruh halimi elimden geldiği kadar çaktırmamaya özen gösteriyordum. Mürsel böyle durumlarda ilk başlarda alttan alır sonradan abartmıyormusun diye başlayarak konuşmasının sonunda beni fırçalayarak bitirirdi. Ben tam bu gerginliği yaşarken odamızın kapısına sanki dışarıda alacaklı biri varmış gibi bir hayat kadını sert ve seri şekilde vuruyordu.  Panik oldum heycanladım Mürselse olayı şaşırmakla karşıladı. Karşı odada kalan hayat kadınlarından biriydi. Çığlık çığlığa ‘‘ Açın kapıyı abi nolur.’’ diye bağırıyordu. Mürsel ‘‘ Sakın açma.’’ dedi. Karşı odalarda haftada bir böyle kavgalar çıkar ve başkalarına muhtaç olan bu insanlar çevredeki odalardan yardım isterdi. Mevzuda genelde müşterileriyle alakalı olurdu. Ama sanki bu sefer mevzu daha farklı gibi duruyordu. Kadın tekrar ‘‘ Abi çocuğum ölüyor yardım edin nolur.’’ diye tekrar bağırdı. Mürsel kalktı kapının kilidini iki kere çevirdi kadının kucağında çıplak, üzerinde köpük olan, nefes alamamasından dolayı yüzü kızaran bir çocuk vardı. Kadın ‘‘ Abi çocuğu yıkıyordum boğazına köpük kaçtı temizliyemedim çocuk nefes alamıyo nolur yardım edin.’’ dedi. Mürsel, ben ve hayat kadını taksi tutarak hastaneye gittik. Doktorlar gerekli müdaheleyi yaptıktan sonra odalarımıza geri döndük. Kadın bize bol bol dua ve bol bol teşşekür etti Mürsel ‘‘ Nedemek herkes olsa aynısını yapardı.’’ dedi. Her yaz mevsiminde olmasada bazı yazlar böyle anıların olduğu oluyordu. Yaşımın elli iki olmasına rağmen böyle olaylar hala bilinç altımda bir yerlere kazınıyordu, etkileniyordum. Kendimin ‘‘ iki hafta oda ’’ diye ad koyduğum nöbetlerin kışın nadirde olsa beni bulmasında bazı yazlar yaşanan bu olayların, doğuştan beri var olan tedirginliğimin ve dozunda olmayan duygusallığımın katkısı geçen her yıl sanki daha da artıyormuş gibi oluyor. Mürsel yazları sadece elit oteller bulsa iyi olacak.


26 Haziran 2012 Salı

KARŞI KOMŞU AĞLARKEN


              (3 yıl önce) Gece on iki sularında kapı çaldı. Böyle durumlarda daima evde ufakta olsa bir gerginlik olur. Bizim evde her daim gece çalan kapı yada gece çalan telefon hep kuşkuyla açılmıştır. O gece çalan kapı da kuşkuyla karşılanarak babam tarafından açıldı. Kapıyı çalan karşı komşumuz Sedat Abi'di. Sedat Abi bekar hayatı yaşayan bir diş doktoruydu. Akşam yemeklerini plastik tabaklardan yiyen, kirli çamaşırlarını kuru temizlemeye götüren, ara sıra yüksek seste müzik dinleyen bir insandı. Bana selam vermekten her daim kaçınırdı açıkcası bende ona selam vermekten kaçınırdım. O kapının önüne çıktığında asansörden inmesini bekleyip, o indikten sonra bende inerdim. Herneyse asıl hikayemize dönelim. Sedat abiyi hiç bu kadar panik hissetmemiştim. Hissetmemiştim diyorum çünkü ben başka oda da olduğum için onu göremiyordum sadece sesini duyuyordum. Babam ‘‘ Noldu Sedat hayırdır? ’’ dedi. Sedat abi ‘‘ Şeref abi çok kötüyüm çok kötüyüm abim trafik kazası geçirmiş yoğun bakımdaymış ben şimdi Sinop’a gidiyorum haberiniz olsun.’’ dedi. Annem duyar duymaz yataktan kalkıp hemen kapının yanına geldi ‘‘ Ne diyosun Sedat nerde olmuş? ’’ dedi. Sedat abi de ‘‘ Sinop çıkışında olmuş abla çok kötüyüm, şimdi ben gidiyim.’’ dedi ve gitti. Sonradan Sedat Abi’nin abisinin yaşamını yitirdiğini öğrendik. Sedat abinin abisi kısa boylu, kirli sakallı, kısa saçlı hafif beyaz tenli biriydi. Kırmızı renk Fiat marka bir arabası vardı. O araba malasef sonunu getirmişti.
            (Şimdi.) Babam ve annem evde temizlik yapıyorlardı. Bende onların temizlik yapmalarından rahatsız olmuş şekilde öylece oturuyordum. Babam ve annemin yorgun olduklarını anladıktan sonra moralim bozulmuştu. Yardım etsem iyi olacak düşüncesiyle elektrik süpürgesini kaptığım gibi evi süpürmeye başladım. Havanın sıcaklığından dolayı üstümü çıkarıp üzerimde atletle evi süpürmeye devam ettim. Koridorları süpürdükten sonra elektrik süpürgesinin fişini çıkarmak için banyoya yöneldim. O sırada kapı çaldı. Annem kapıyı açtı karşısında Sedat Abi’nin annesi Müjgan Teyze vardı. Bende malum üzerimde atlet olduğu için banyodan çıkamadım çünkü kapının önünde Müjgan Teyze vardı ve banyonun çıkışını görebiliyordu. Ama sabırsızlık yapıp ilk önce kafamı dışardan uzattım Müjgan teyze beni gördü. Kafamı hemen içeri soktum ama dayanamadım ve ‘‘ Görürse görür nolcak.’’ diyerek elime aldım elektrik süpürgesini oturma odasına geçtim, kapıyı kapadım ve odayı süpürmeye başladım. İki dakika geçti geçmedi annem oturma odasının kapısını açtı. Bana bir şeyler diyordu ama anlamadım. Süpürgeyi kapadım ‘‘ Heh şimdi söyle. ’’ dedim. ‘‘ Müjgan teyzen ağladı.’’ dedi. ‘‘ Noldu niye ağladı? ’’ dedim. ‘‘ Seni Mehmet’e benzetmiş.’’ dedi. Mehmet Abi malum trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ben de ‘‘ Alla alla nerden benzetti ki? ’’ dedim. Annem de ‘‘ Onların da evlerinde temizlik işini Mehmet yaparmış, tip olarak da biraz benziyosun ya ondan seni Mehmet’e benzetti, kadıncağız Hakim olamadı kendine ağladı kapının eşiğinde’’ dedi. Kötü olmuştum banyodan çıkmasam hakikatten iyi olacakmış gerçi bilemezdim benim birilerini hatırlattıp böyle bir durum yaşatacağımı. Değişikti yaşamını yitirmiş birine benzetilmek ve yaşamını yitirmiş birini hatırlatmak güzel bir şey değildi. Hele hele bir insana çok sevdiği bir insanı hatırlatmak insana suçluluk hissettiriyordu. O günden sonra Müjgan Teyze bizim eve kendi elleriyle yaptığı yemekleri daha çok ikram etmeye başladı. Tabi ki eskidende ikram yapıyordu fakat ikramların sıklığı artmıştı. Hatta bir keresinde ‘‘ Alın Gülcan Hanım Abdul Can’a yaptım. Afiyet olsun. ’’ dediğini duymuştum. Müjgan Teyze’nin yemekleri gerçekten lezzetliydi fakat lezzetli olduğu kadarda hüzün vericiydi. Lezzetli ve hüzün veren ikramlar; insan yemeği yerken gerçekten bir garip oluyor.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Evdeki Ses


       ‘‘ Buyrun efendim ne istersiniz? ’’... Masaya servis yapıldıktan on dakika sonra. ‘‘ Burda yapabilir misin? Açıkcası terapiye gitmek gururuma dokunuyor. Poliklinikte ki gibi not almana gerek yok. Hem doktorum ol hem dostum ol ikisinin arasında yorumla. Ara sıra doktor gibi konuş ara sıra uzun yılların dostuymuş gibi konuş.’’ ‘‘ Tamam kabul ama tüm prosudürleri yerine getirerek başlarım sıkılmak yok.’’ ‘‘ Tamam kabul. ’’ ‘‘ Adınız soyadınız?.’’ ‘‘ Yılmaz Esin.’’ ‘‘ Yaşınız? ’’ ‘‘ Otuz dört.’’ ‘‘ Mesleğiniz? ’’ ‘‘Avukatım.’’ ‘‘ Evli misiniz? ’’ ‘‘ Hayır yalnızım. ’’ ‘‘ Bekarsınız yani? ’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızım.’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızsınız demek. Peki daha önce hiç terapiye gittiniz mi? ’’ ‘‘ Hayır daha önce hiç terapiye gitmedim.’’ ‘‘ Gitmeyi düşündünüz mü? ’’ ‘‘ Bir çok kere düşündüm ama kendi sorunumu kendim halletmeliyim diyerek hep vaz geçtim. ’’ ‘‘ En çok ne zaman terapiye gitme ihtiyacı hissettiniz? ’’ ‘‘ Sanırım bundan yedi yıl önceydi.’’ ‘‘ Hangi sebebten dolayı gitme ihtiyacı hissettiniz.’’ ‘‘ Sanırım aynı sebebten dolayı olması lazım.’’ ‘‘ Sebebin ne peki dostum.’’ ‘‘ Galiba kontrol mekanizmamı kaybediyorum. İleriyi göremiyorum. ’’ ‘‘  Şu an sana karşı sinirlendim, karmaşıklığın sebebi buysa bu kadar basit neden olamaz. İleriyi göremiyorum da ne demek. Sence hangimiz ileride ne olacağını düşünebilir. Ne biliyim dostum ilerde başımıza gelecek basit olaylar az çok bellidir fakat hesaba katılmayan bir çok faktör vardır. O faktörleride göremeyiz ki. Adı üstünde hesaba katılmayan faktör. Sence burdaki herkse kahin mi? Bana sorarsan tahminen değiller.’’ ‘‘  Sorunu nasıl olurda bu kadar basite indirgeyebilirsin. Sence ben bunları düşünemiyormuyum. Ben sana mekanizmayı kaybediyorum diyorum. Hırçınlaşabilirim, bunaklaşabilirim, aşırı uysal olabilirim, yıllarca boş oda dinlemek sıkıntı yaratabilir. Dün yatmadan önce sabrettiğimin farkına vardım.’’ ‘‘ Nasıl yani efendim? Bu sabrın neye karşı olduğunu düşünüyorsunuz? ’’ Bilmiyorum ama korktum doktor, ürperdim sebebsiz yere sabrettiğimi hissettim.’’ ‘‘ Beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Ne gibi? ’’ ‘‘ Az önce ileriyi göremiyorum dediniz. İleriden beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Tam olarak bilmiyorum herhangi bir beklentimin olup olmadığını. Farkında değilim evet evet en doğrusu bu, beklentimin olup olmadığının farkında değilim.’’ ‘‘ İleriyi göremiyorum dedin, beklentinin var olup olmadığını bilmediğini söylüyorsun. Dostum mekanizmanı bozan etkenlerden birisi ikilem olabilir. İkilemi hiç ama hiç hafife alma derim ben sana ikilemin yenilir yutulur cinsten değil. Beklentin varsa  bir plan yapmış olman lazım. Beklentin yoksa günlük planlar dahilinde kompleks planlara fazla ihtiyacın olacağını düşünmüyorum. Karmaşık bir ikilem içersindesiniz. Şöyle diyim efendim siz ikilemin içinde bir ikilem yaşıyorsunuz.
Kelime oyunu yapacak olursak dörtlem demek daha uygun olur. Dört adet nokta, noktalar birbirlerini sıkça taciz ediyor. Tahminimce bu dört adet nokta mekanizmanızı kontrol ediyor. Bir noktadan uyarı gelse sorun yok. Hatta üç noktadan uyarı gelse bile sıkıntı yok. Fakat dört noktada aynı anda sinyal vermeye başlamış. Plan yapmak veya plansızlık. Beklenti veya beklentisizlik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz. Elimizde dört tane arı kovanı var. Önüne, arkana, sağına ve soluna olmak üzere etrafına konulmuş olan arı kovanlarında çeşitli farklılıklar var. Şöyle yani sağındaki kovanda tam manasında kaliteli arılarla yüksek kalite de bal üretimi yapılmakta. Hatta kaliteli arılar için kovanın ilerisine türlü türlü çiçeklerden  oluşan taze polen sağlayan tarlalar bile var. Anlıycağın tkır tıkır işleyen bir mekanizma. Solunda ise yüksek üretim sağlayan, sağındaki arılara kadar bolca bal üreten arılar var fakat balın kalitesinde sıkıntı var. Sıkıntının sebebi şu ki solundaki kovanda eşşek arıları var. Anlıycağın ürettikleri bal zehirli. Tam manasında ne yaptığını bilememek. Önündeki kovanda ise kaliteli arılar var ancak bu kovanın sıkıntısı; kovanın içinde petek bulunmayışı. Üretmek istemek ancak nereye ne yapacığını bilememek. Tam bir şapşallık göstergesi. Arkanda ise bomboş arı kovanı var. Ne arı var, ne petek var, ne de bal var. Tam manasında salıverme örneği diyebiliriz. Şimdi hikayeyi şöyle değiştiriyorum. Kovanların ortasındaki adam sen değilsin. Daha doğrusu ortadaki adamın sen olduğunu bilmiyoruz. Sana sorum şu şekilde olacak. Acaba sen ortadaki adam mısın yoksa boş arı kovanı mı? Sorunun cevabını rahatlıkla verebiliyorsan sanırım problemin geri kalan kısmını halledebiliriz. ’’ ‘‘ Boş arı kovanı olmak istemiyorum, istemiycem de. Hatırlarsan bir şeylere sabrettiğimi söylemiştim. Sabrımın temelinde korkular var. Peki nasıl korkular bunlar? Ben o ortadaki adam olduğumu ve seçimi yapacak olan adam olduğumu biliyorum kovanlardan gelen seslerin beni zorladığınıda biliyorum ama bazen kendimi hiç arı sesi gelmeyen boş arı kovanıymışım gibi hissettiğim dakkikalar oluyor. Agresifleşiyorum, kontrolsüz düşünmeye başlıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonrasında sakinleşip aslında  peteği olmayan kovan olduğumun farkına varıyorum. O zamanda içimi gerçekten bir ürperti kaplıyor. 
Geçen her vakit sırtlarımızı kırpaçlıyor dostum. Sanki gemideyim kürek çekiyorum. Arkamda biri var sırtımı kırbaçlıyor. Bembeyaz olan gömleğim yırtılmış, kan zerrecikleri gömleğime işlemiş. Arkama dönüp bakmak istiyorum, kim bu kırbacı vuran diye merak ediyorum. Arkamdaki buna izin vermiyor. Kafamı her çevirdiğimde suratıma indiriyor kırbaçlarını. Kürek çekmeye devam ediyorum. Kürek çok ağır gelmeye başlıyor. Gemi zar zor ilerliyor. Dışarı baktığımda geminin denizde olmadığının farkına varıyorum. Meğersem gemi Sahra Çölü'nün ortasındaymış. Küreği her salladığımda kuma saplanıyor. Sapladığım yerden çıkartmak sanki güç istiyormuş gibi duruyor. Susuzluktan kurumaya başlıyorum. Çölün ortasında seraplar görüyormuş gibi oluyorum. Karakteri değişen, rahat, durup duruken kendi kısıtlamalarını ortadan kaldırmış bir adam görüyorum. Gittikçe bana yaklaşıyor. Üstünde siyah takım elbise, siyah gömlek ve ayaklarında siyah ayakkabı varmış gibi duruyor. Elini omzuma atıp ‘‘ Gel gidelim ben halletcem. ’’ diyor. Ben de ona ‘‘ Sen karışma ben hallederim.’’ diyorum. ‘‘ Zaten onun için geldim. ’’ diyor. ‘‘ Defol git başımdan, uğraşma benle. ’’ diyorum. ‘‘ Tamam sen nasıl istersen... ’’ derken kendimi birden odanın içinde buluyorum. Televizyonda gece on iki haberleri var, iki kat aşağıdan gülme sesleri geliyor, yan komşunun eşiyle konuşma sesleri geliyor, öksürük sesleri geliyor. Ve şimdi seninde o siyah takım elbiseli adam olduğunun farkına vardım sayın doktorum ve sevgili dostum. Çıkıyorum çölden yine, gece on iki haberleri, iki kat aşağıdan gelen gülme sesleri, yan komşunun eşiyle konuşma sesi ve öksürük sesleri. ’’