ZEMİN KAT
9 Eylül 2012 Pazar
15 Temmuz 2012 Pazar
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Fiyasko Mahkumluk
Yaklaşık
bir saat on altı dakikadan beri dönüyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikadan
beri duruyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikdan beri küfür işitiyorum.
Akılsız başın cezasını ayaklarımla çekmesemde sağolsun arkadaşlarım küfürlerini
benden eksik etmeyerek manen güzel bir ceza tattırıyorlar. Haklı olduklarını
bildiğim için susuyorum. Malasef ne ölmüşe ne de olmuşa çare var, durup
beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bizde bekliyoruz. Sanırım
sonunda hüsran keskin bıçaklarıyla kollarını açmış bizi bekliycek. Ahlaksızlık
yaptığımı sanmıyorum ama sanki zamanlamam yanlıştı. Bazen insanlar olması
gereken yerde olması gereken olayları yaşar. Fakat ben olmam gereken yerde
hemde tam olarak olmam gereken yerde kesinlikle olmaması gereken olaylar
yaşadım. Buna arkadaşlarım aptallık, sonu düşünülmeyen ahmaklık veya sünepelik
olarak adlandırsada, ben tam olarak yanlış zamanlama, olmaması gereken
karakterlerin var oluşu ve gereksiz cesaret birikimi sonucu patlama olarak
adlandırıyorum. İnsan bu sonuçta kullanma klavuzu yok ki kontrol edesin. Ne
biliyim matematiksel bir denklem değilki çözesin. Bazen oluyor böyle hatalar.
Bu olayda yani şu an tam olarak bir saat on yedinci dakikaya girdiğimiz bu
olayda onlardan bir tanesi. Arkadaşlarım kızgınlıklarını biraz olsun azaltmışa
benziyor.Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
‘‘
Bak sıkıntı olmasın? ’’ diyerek meraklı, meraklı olduğum kadar olumlu cevap
beklediğim soruyu sordum bizim Sefa’ya. Sefay’sa ‘‘ Merak etme dostum bana
güven o iş bende.’’ dedi. Sefa’nın cevabı hiç güven vermedi. Güvenmek
zorundaydım, güvendim ama o kadar da umut bağlamadım. Sefa ‘‘ Sen rahat ol ben
şimdi Bahar’ın yanına gidiyorum hem ne zamandır konuşmuyoduk, bana hayır demez
çıkışda durağın orda ol hadi görüşürüz.’’ dedi ve sınıfı terketti. Gerçek şu ki
ben Bahar’dan hoşlanıyordum. Güzel bir kızdı. Güzelliği kadar insalığı da
iyiydi diyemiycem. Tamam kötü birisi değildi yani olması gerektiği gibi bir
insandı. Herneyse lise birde aynı sınıfta olduğum sıra arkadaşım Sefa ( lise
ikiye geçince ayrılmak zorunda kaldık o sayısal sınıfına geçti ben eşit ağırlık
sınıfına geçtim.) arkadaşı olduğu Bahar’la beni aynı mekanda bir araya getirme
amacıyla Bahar’ın yanına gitti. Bahar’la diyaloğum vardı ama naber, nasılsınla
sınırlı kalan bir diyalogdu. Ben sınırlı olan bu diyaloğumuzu biraz daha
ilerletmek, sonrasında malum içimde beslediğim duyguları ona açmak istiyordum.
Çekingen birine göre hayli uçuk düşünceler ama insan kendini alı koyamıyor.
Galiba Bahar’a karşı ruh halim takıntılı bir hal almaya başladı.
Zil çaldı, merakla okulun
çıkışındaki durağa yürüdüm. Tabiki Sefa’dan önce ordaydım. Sefa okulda bir çok
insanla muhabeti olan tiplerdendi o yüzden sağda solda gördükleriyle
konuşmaktan bu tarz buluşmalarda illaki geçikme yapardı. Geçikmeye
sabırsızlığımda eklenince bekleyiş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Biraz vakit
geçtikten sonra Sefa ufukta göründü. Yanıma sırıta sırıta gelip ‘‘ Hadi yine
iyisin ne ısmarlıyon bana? ’’ dedi. ‘‘ Noldu iş tamam mı? ’’ dedim. ‘‘
Lunaparka gidiyoruz ama biraz kalabalık olacaz altı yedi kişi falan artık ondan
sonrası sana kalmış.’’ dedi. ‘‘ Lunapark mı? ’’ dedim. ‘‘ He lunapark haftasonu
oraya gideceklermiş bende bizde gelelim dedim oğlum yüzsüzlük yaptım buna da
şükür ama merak etme surat asmadı ‘‘ Eski sınıf buluşması olur güzel olur.’’
dedi senin anlıycağın iftara gider gibi lunaparka gidecez artık top sende.’’
dedi. ‘‘ Olsun lunapark munapark aynı yerde olalım yeter.’’ dedim. Sefa ‘‘ İyi hadi ben gidiyorum bi sigara
versene.’’ dedi. ‘‘ Kalmadı. ’’ dedim. ‘‘ Hadi görüşürüz. ’’ dedi ve gitti. Ben
de evin yolunu tuttum.
Yedi
kişiydik. Kalabalık şekilde lunaparka doğru yürüyorduk. Bu kalabalık kitle de
ona ulaşmak haliyle zor oluyordu. Ara sıra muhabete ortak olup iki çift kelilme
etsemde yoğun şekilde konuşmamız için gerekli ortam lunaparka gittiğimiz yol
boyunca oluşmamıştı. Lunaparka girip biraz oturmak için lunaparkın içindeki
açık cafeye gittik, oturduk. O sırada Bahar gruptan uzaklaştı atlı karıncaların
biraz açığında orta yaşlı bir adamla konuştu ve tekrar aramıza katıldı.
Yanımdaki sandalyeye oturdu. Bahar’ın orta yaşlı o adamla ne konuştuğunu merak
ettim. Yanıma oturması merakamı hemen unutturdu. Sanki elime altın tepside
sunulmuş bir fırsat geçti diyebilirim. Konuyu lise birdeki mizahi hocamız
Cengiz Hoca’dan açtım. Tam isabet hedefi on ikiden vurdum diyebilirim masada
Cengiz Hoca hakkında baya bir konuşma oldu, konuşmanın yanında araya
serpiştirdiğim espirilerle kahkaha sesleri eksik olmadı diyebilirm. Kendimden
beklemediğim bu performansı, Sefa gözüyle şaşırırcasına bana bakarak beni
takdir ediyor gibi duruyordu. Onun o bakışı bana dahada özgüven vermişti. İlerleyen
her dakika Bahar’la naber nasılsınla sınırlı kalan diyaloğu ilerletiğimi
hissettim. Gün olabildiğine güzel devam ediyordu.‘‘
Hadi gondola binelim, hadi halka atalım, hadi şuna binelim, hadi şundan
çıkalım’’ derken sıra günün son bineceğimiz eğlence aleti olan dönme dolaba
geldi.
Dönme dolabı kontrol eden adamın, Bahar’ın atlı karıncaların ilersinde
konuştuğu adamla aynı olması eski unuttuğum merakı yeniden gün yüzüne çıkardı
ama şu an onu düşünemezdim çünkü gün boyu Bahar’la yaptığım her konuşma beni
iyice cesaretlendirmişti. Hatta ona içimdeki duyguları söyleyecek kadar cesaret
kaplamıştı içimi. Bahar ve üç arkadaşı dönme dolaba bizden önce bindiler.
Ben,Sefa ve Orhan onlardan sonra bindik. Dönme dolap dönerken ara sıra
birbirmize laf atıyorduk. ‘‘ Arkanda akbaba var dikkat et , şu sana doğru gelen
uçak mı ’’ tarzı espiriler havalarda uçuşuyordu. Bende bu fuzuli laflar arasında
cesaretimi toplayıp dönme dolap en yukardayken Bahar’ların bindiği kısma doğru
bağırıp Bahar’a içimdeki duyguları açacaktım. Bahar’ların oturduğu kısım en
yukardayken ben bizim oturduğumuz kısımdan ayağa kalktım. ‘‘Bahar! ’’ diye
bağırdım. Bahar’da espiri yapacağımı sanarak ‘‘ Efendim Oğuz! ’’ diye bağırdı. Biraz
bekledim ve‘‘ Seni seviyorum! ’’ diye bağırdım. Orhan ve Sefa ‘‘ Nabıyon aptal ’’ diyerek gömleğimden
tutup çektiler yerime oturttular. Bahar’da sustu, sanki tedirgin oldu
diyebilirim. Sefa ‘‘ Lan gerizekalı dönme dolabın başındaki adam Bahar’ın
amcası, olur olmaz yerde ne bok yiyon sen.’’ dedi. Şaştım kaldım ‘‘ Sen ciddi
misin? ’’ dedim. Sefa da‘‘ Evet angut
ciddiyim aşağı inince nolcak bakalım.’’ dedi. Bahar’lar dönme dolaba bizden
önce bindikleri için dönme dolaptan bizden önce indiler. Amcasıyla biraz
konuştu ve bizi beklemeden arkadaşlarıyla beraber lunaparkın içindeki cafeye
doğru yürüdüler. Dönme dolaptan inme sırası bize geldiğinde Bahar’ın amcası ‘‘
Siz durun çocuklar benden olsun inmeyin.’’ dedi. Yapacak bir şey yoktu
inemedik. Beş dakika geçti tam inecekken ‘‘ Yok çocuklar siz inmeyin benden
olsun devam edin.’’ dedi, devam ettik. Beş, on, yirmi derken şu an tam olarak
bir saat on dokuzuncu dakikaya girdik.Periyodik olarak lunaparkdan otuz metre
aşağı inip, otuz metre yukarı çıkıyoruz. Bunun sonu ne olcak hakikatten
bilmiyorum. Şansızlığın altına yakışmayan bir imza attım, parmak bastım.
Arkadaşların küfürleri biraz olsun hafifledi. Bekliyoruz ve dönmeye devam
ediyoruz.
2 Temmuz 2012 Pazartesi
2 HAFTA ODA
Köşedeyim elimden
geldiği kadar en köşedeyim. Bu oda benim mezarım olacak o mezarı köşelerde
arıyorum yine kapandım, yine arıyorum, bir şeyler arıyorum. Suskunu oynuyorum,
pısırıklığı sürdürüyorum. Malesef kendimi yine izole ettim. Bu bana karşı
yapılmış bir imtihan olmamalı benim kendime yaptığım yanlış sorularla
hazırlanmış bir test olmalı. Adımı soyadımı yazmadan verdiğim kağıtlardan biri
olmalı. Kendimi odaya kapatıp nerdeyse tuvalete bile gitmedğim sekizinci
gündeyim. En basit tabirle korku bünyemi sardı diyebilirim. En kötüsü de tedirginlik
var üzerimde ve tedirginliğe karşı vücudumun herhangi bir bağışıklık geliştirmemesi
manevi açıdan beni yoruyor buna ek olarak kendimi güçsüz hissediyorum. Sanki
kendimi her an köpek ısıracakmış gibi hissediyorum, çöp konteynırından aniden
üzerime bir kedi sıçrıycakmış gibi oluyor yada aniden geçirelecek trafik
kazasının ilk maduru ben olacakmışım gibi düşünüyorum...
Adım Saffet, kendime ait bir evim
var, profesyonel kemancıyım. Kendime ait olan bu evi kemanım sayesinde
kazandım diyebilirim. Kemanım sayesinde bir çok yiğenimi evlendirdim. Malesef
çocuklarımı evlendiremedim çünkü çocuğum yok ve beraber çocuk yapacak kadar
sevdiğim bir kadın hiç bir zaman hayatıma girmedi. Daha doğrusu buna ben izin
vermedim. Dediğim gibi tedirgin birisiyim bu tür ilişkilerde tedirginliğim hat
safahalara ulaşıyor. Çünkü bir bayanı kaldıramayacak kadar duygusal biriyim.
Normal akan zamanda genel halim tedirginken üstünede o derin mevzulara girmek
kendi açımdan manevi çöküntülere sebebiyet verebileceğini düşünüyorum. Komşular
beni baya severler bilhassa bende onlara saygı duyarım. Tam manasında etliğe
sütlüğe dokunmadan evine girip çıkan bir komşu imajım olduğunu biliyorum. Hatta
benim hakkımda bekarlığımdan dolayı ara sıra dedikodular yapılıp ‘‘ İyi birisi ama sanki biraz çatlak gibi.’’
tarzı cümlelerin kurulduğunu düşünüyorum. Doğal olarak bunu kabul etmek lazım.
Bende komşularımla aynı fikirdeyim.
Isparta’da
oturan amca oğlum Mürsel elinde uduyla kendine mısırlı imajı versede udunu
çaldığı vakit Uzakdoğu’dan Avrupa’ya bütün medeniyetten insanların ondan
etkilenebileceğine inanıyorum. Evet abarttım biraz o zaman şöyle diyim; dört ay
çaldığında otuz iki bin lira para kazanabilecek kadar güzel çalıyor dersem
Mürsel'i daha ölçülü biçimde övmüş
olabilirim. Amca oğluyla aram sade şekilde anlaşan iki kardeş gibi diyebilirim.
Dört ay Ankara’da kimi zaman lüks otellerde kimi zaman orta dereceli
restoranlarda kimi zamansa pavyonlarda çaldığımız vakitlerde ki bu vakitler
genelde Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsar, işte bu dört ayda
mevsimlik işçi gibi yediğimiz içtiğimiz bir gider. Ama Ekim ayı başlayıp
gelecek Haziran gelene kadar ayda bir telefonla görüşürüz, ne ben Isparta’ya
giderim ne de o Karabük’e gelir ama ikimizde birbirmizi düşündüğümüzü
aklımızdan geçirdiğimizi biliriz. Mürsel yaz geldiğinde Ankara’daki
bağlantılarıyla hem bana hemde kendine iş bulur beraber çalışırız. Yazın
çalışarak kazandığımız parayı kışın bir aksilik çıkmazsa harcarız. Kışın
arasıra paraya sıkıştığım vakitler Karabük’de çeşitli yerlerde iki üç aylık iş
bulup kışı geçirirdim. Genelde kışın iş bulmama gerek kalmazdı. Çünkü ben de
Mürsel'in udunu çaldığı etkide keman çalardım, kazancımız hemen hemen aynıydı.
Yine Haziran gelmişti Mürsel bu
sefer tam olarak güzel bir yer bağlayamamıştı tabi bu durum sadece ilk ve son
ay için geçerliydi temmuz ve ağustosta
daha elit yerlerde çalacaktık ama şimdilik bir pavyonda çalıp akşamları
pavyonun anlaştığı otelde kalacaktık. Bir ayımız pavyon ve otel arasında mekik
dokumakla geçecekti. Ellerimizde enstrümanlarımızla çalıp çalıp para
kazanacaktık. Tabiri caiz ise tam bir karıncaydık. Karabük’ten Ankara’ya
gidenler bilirler eğer sabah beş arabasıyla gidiyorsanız otobüs tıpkı ambulans
gibidir. Nerdeyse tüm koltuktaki yolcuların hastanede bir doktorla randevusu
vardır. İnsanlar uykusuz, mutusuz ve hastadır. Bende bu durumu unutup malesef
hep sabah beş arabasıyla gitmeyi tercih ediyordum.
Tedirgindim bunu üçüncü kez söylüyorum ve her an bir şeyler olacak gibi
hissediyordum. Her an bir şey olacakmış gibi hisseden bir insanın pavyonda
keman çalması sonrada o pavyonun anlaşmalı olduğu otelde kalması hiç ama hiç
doğru değildi fakat kışımız yaza muhtaçdı yapacak bir şey yoktu. Önümde konsomatrisler, hayat kadınları, onlarla sevişmeyi planlayan insanlarla doluydu ve
Mürsel’le ben de onlara çalıyorduk. Gerçekten güzel çalıyorduk oysa ki bundan
anlayanların olmayışı haydut görünümlü insanların sahneyi kuşatması beni
üzmesede sinirlendiriyordu. Haksızlığa uğramış gibi davranmama sebebiyet
veriyordu. Kafamda aniden şişe patlıycakmış gibi fikirlerin canlanması elimdeki
kemanı sürekli düşecekmiş gibi tutturuyordu. Mürsel’in ise çevresindeki
insanlar umrunda olmamıştır iki kadeh rakıdan sonra susar, sadece udunu çalardı bense durmadan sağımı solumu kollayarak kemanımı çalardım. Ara sıra iki hafta boyu odaya kapanma huyumun buralarda
cereyan etmesi benim açımdan hiç ama hiç uygun olmaz. Ama nedense bu aralar
cereyan edecekmiş gibi oluyor. Her biten günden sonra burdan çıkmama yirmi iki
gün kaldı, burdan kurtulmama on bir gün kaldı tarzı sayıklamalarımın olduğunu
bile hatırlıyorum.
Otelden
çıkmamıza sekiz gün kala Mürsel’le odada oturmuş televizyon izliyorduk.
Gerginliğim devam ediyordu. Mürsel’e ruh halimi elimden geldiği kadar
çaktırmamaya özen gösteriyordum. Mürsel böyle durumlarda ilk başlarda alttan
alır sonradan abartmıyormusun diye başlayarak konuşmasının sonunda beni
fırçalayarak bitirirdi. Ben tam bu gerginliği yaşarken odamızın kapısına sanki dışarıda alacaklı biri varmış gibi bir hayat kadını sert ve seri şekilde vuruyordu. Panik oldum heycanladım
Mürselse olayı şaşırmakla karşıladı. Karşı odada kalan hayat kadınlarından biriydi.
Çığlık çığlığa ‘‘ Açın kapıyı abi nolur.’’ diye bağırıyordu. Mürsel ‘‘ Sakın
açma.’’ dedi. Karşı odalarda haftada bir böyle kavgalar çıkar ve başkalarına muhtaç olan bu insanlar çevredeki odalardan yardım isterdi. Mevzuda genelde müşterileriyle alakalı olurdu. Ama sanki bu sefer mevzu daha farklı gibi duruyordu.
Kadın tekrar ‘‘ Abi çocuğum ölüyor yardım edin nolur.’’ diye tekrar bağırdı.
Mürsel kalktı kapının kilidini iki kere çevirdi kadının kucağında çıplak, üzerinde
köpük olan, nefes alamamasından dolayı yüzü kızaran bir çocuk vardı. Kadın ‘‘ Abi
çocuğu yıkıyordum boğazına köpük kaçtı temizliyemedim çocuk nefes alamıyo nolur
yardım edin.’’ dedi. Mürsel, ben ve hayat kadını taksi tutarak hastaneye
gittik. Doktorlar gerekli müdaheleyi yaptıktan sonra odalarımıza geri döndük.
Kadın bize bol bol dua ve bol bol teşşekür etti Mürsel ‘‘ Nedemek herkes olsa
aynısını yapardı.’’ dedi. Her yaz mevsiminde
olmasada bazı yazlar böyle anıların olduğu oluyordu. Yaşımın elli iki
olmasına rağmen böyle olaylar hala bilinç altımda bir yerlere kazınıyordu, etkileniyordum.
Kendimin ‘‘ iki hafta oda ’’ diye ad koyduğum nöbetlerin kışın nadirde olsa
beni bulmasında bazı yazlar yaşanan bu olayların, doğuştan beri var olan tedirginliğimin
ve dozunda olmayan duygusallığımın katkısı geçen her yıl sanki daha da
artıyormuş gibi oluyor. Mürsel yazları sadece elit oteller bulsa iyi olacak.
28 Haziran 2012 Perşembe
26 Haziran 2012 Salı
KARŞI KOMŞU AĞLARKEN
(3 yıl
önce) Gece on iki sularında kapı çaldı. Böyle durumlarda daima evde ufakta
olsa bir gerginlik olur. Bizim evde her daim gece çalan kapı yada gece çalan telefon
hep kuşkuyla açılmıştır. O gece çalan kapı da kuşkuyla karşılanarak babam
tarafından açıldı. Kapıyı çalan karşı komşumuz Sedat Abi'di. Sedat Abi bekar hayatı yaşayan bir diş doktoruydu. Akşam yemeklerini plastik tabaklardan
yiyen, kirli çamaşırlarını kuru temizlemeye götüren, ara sıra yüksek seste
müzik dinleyen bir insandı. Bana selam vermekten her daim kaçınırdı açıkcası
bende ona selam vermekten kaçınırdım. O kapının önüne çıktığında asansörden
inmesini bekleyip, o indikten sonra bende inerdim. Herneyse asıl hikayemize
dönelim. Sedat abiyi hiç bu kadar panik hissetmemiştim. Hissetmemiştim diyorum
çünkü ben başka oda da olduğum için onu göremiyordum sadece sesini duyuyordum. Babam
‘‘ Noldu Sedat hayırdır? ’’ dedi. Sedat abi ‘‘ Şeref
abi çok kötüyüm çok kötüyüm abim trafik kazası geçirmiş yoğun bakımdaymış ben
şimdi Sinop’a gidiyorum haberiniz olsun.’’ dedi. Annem duyar duymaz yataktan
kalkıp hemen kapının yanına geldi ‘‘ Ne diyosun Sedat nerde olmuş? ’’ dedi.
Sedat abi de ‘‘ Sinop çıkışında olmuş abla çok kötüyüm, şimdi ben gidiyim.’’ dedi
ve gitti. Sonradan Sedat Abi’nin abisinin yaşamını yitirdiğini öğrendik. Sedat
abinin abisi kısa boylu, kirli sakallı, kısa saçlı hafif beyaz tenli biriydi.
Kırmızı renk Fiat marka bir arabası vardı. O araba malasef sonunu getirmişti.
(Şimdi.)
Babam ve annem evde temizlik yapıyorlardı. Bende onların temizlik yapmalarından
rahatsız olmuş şekilde öylece oturuyordum. Babam ve annemin yorgun olduklarını
anladıktan sonra moralim bozulmuştu. Yardım etsem iyi olacak düşüncesiyle
elektrik süpürgesini kaptığım gibi evi süpürmeye başladım. Havanın
sıcaklığından dolayı üstümü çıkarıp üzerimde atletle evi süpürmeye devam ettim.
Koridorları süpürdükten sonra elektrik süpürgesinin fişini çıkarmak için
banyoya yöneldim. O sırada kapı çaldı. Annem kapıyı açtı karşısında Sedat Abi’nin
annesi Müjgan Teyze vardı. Bende malum üzerimde atlet olduğu için banyodan
çıkamadım çünkü kapının önünde Müjgan Teyze vardı ve banyonun çıkışını
görebiliyordu. Ama sabırsızlık yapıp ilk önce kafamı dışardan uzattım Müjgan
teyze beni gördü. Kafamı hemen içeri soktum ama dayanamadım ve ‘‘ Görürse görür
nolcak.’’ diyerek elime aldım elektrik süpürgesini oturma odasına geçtim,
kapıyı kapadım ve odayı süpürmeye başladım. İki dakika geçti geçmedi annem
oturma odasının kapısını açtı. Bana bir şeyler diyordu ama anlamadım. Süpürgeyi
kapadım ‘‘ Heh şimdi söyle. ’’ dedim. ‘‘ Müjgan teyzen ağladı.’’ dedi. ‘‘ Noldu
niye ağladı? ’’ dedim. ‘‘ Seni Mehmet’e benzetmiş.’’ dedi. Mehmet Abi malum
trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ben de ‘‘ Alla alla nerden benzetti ki? ’’
dedim. Annem de ‘‘ Onların da evlerinde temizlik işini Mehmet yaparmış, tip olarak
da biraz benziyosun ya ondan seni Mehmet’e benzetti, kadıncağız Hakim olamadı
kendine ağladı kapının eşiğinde’’ dedi. Kötü olmuştum banyodan çıkmasam
hakikatten iyi olacakmış gerçi bilemezdim benim birilerini hatırlattıp böyle
bir durum yaşatacağımı. Değişikti yaşamını yitirmiş birine benzetilmek ve yaşamını yitirmiş birini hatırlatmak güzel bir şey değildi. Hele hele bir insana
çok sevdiği bir insanı hatırlatmak insana suçluluk hissettiriyordu. O günden
sonra Müjgan Teyze bizim eve kendi elleriyle yaptığı yemekleri daha çok ikram
etmeye başladı. Tabi ki eskidende ikram yapıyordu fakat ikramların sıklığı
artmıştı. Hatta bir keresinde ‘‘ Alın Gülcan Hanım Abdul Can’a yaptım. Afiyet
olsun. ’’ dediğini duymuştum. Müjgan Teyze’nin yemekleri gerçekten lezzetliydi
fakat lezzetli olduğu kadarda hüzün vericiydi. Lezzetli ve hüzün veren
ikramlar; insan yemeği yerken gerçekten bir garip oluyor.
16 Haziran 2012 Cumartesi
Evdeki Ses
‘‘
Buyrun efendim ne istersiniz? ’’... Masaya servis yapıldıktan on dakika sonra.
‘‘ Burda yapabilir misin? Açıkcası terapiye gitmek gururuma dokunuyor.
Poliklinikte ki gibi not almana gerek yok. Hem doktorum ol hem dostum ol
ikisinin arasında yorumla. Ara sıra doktor gibi konuş ara sıra uzun yılların
dostuymuş gibi konuş.’’ ‘‘ Tamam kabul ama tüm prosudürleri yerine getirerek
başlarım sıkılmak yok.’’ ‘‘ Tamam kabul. ’’ ‘‘ Adınız soyadınız?.’’
‘‘ Yılmaz Esin.’’ ‘‘ Yaşınız? ’’ ‘‘ Otuz dört.’’ ‘‘ Mesleğiniz? ’’
‘‘Avukatım.’’ ‘‘ Evli misiniz? ’’ ‘‘ Hayır yalnızım. ’’ ‘‘ Bekarsınız yani? ’’
‘‘ Hem bekar hem yalnızım.’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızsınız demek. Peki
daha önce hiç terapiye gittiniz mi? ’’ ‘‘ Hayır daha önce hiç terapiye
gitmedim.’’ ‘‘ Gitmeyi düşündünüz mü? ’’ ‘‘ Bir çok kere düşündüm ama kendi
sorunumu kendim halletmeliyim diyerek hep vaz geçtim. ’’ ‘‘ En çok ne zaman
terapiye gitme ihtiyacı hissettiniz? ’’ ‘‘ Sanırım bundan yedi yıl önceydi.’’ ‘‘
Hangi sebebten dolayı gitme ihtiyacı hissettiniz.’’ ‘‘ Sanırım aynı sebebten
dolayı olması lazım.’’ ‘‘ Sebebin ne peki dostum.’’ ‘‘ Galiba kontrol
mekanizmamı kaybediyorum. İleriyi göremiyorum. ’’ ‘‘ Şu an sana karşı sinirlendim, karmaşıklığın
sebebi buysa bu kadar basit neden olamaz. İleriyi göremiyorum da ne demek.
Sence hangimiz ileride ne olacağını düşünebilir. Ne biliyim dostum ilerde
başımıza gelecek basit olaylar az çok bellidir fakat hesaba katılmayan bir çok
faktör vardır. O faktörleride göremeyiz ki. Adı üstünde hesaba katılmayan
faktör. Sence burdaki herkse kahin mi? Bana sorarsan tahminen değiller.’’
‘‘ Sorunu nasıl olurda bu kadar basite
indirgeyebilirsin. Sence ben bunları düşünemiyormuyum. Ben sana mekanizmayı
kaybediyorum diyorum. Hırçınlaşabilirim, bunaklaşabilirim, aşırı uysal
olabilirim, yıllarca boş oda dinlemek sıkıntı yaratabilir. Dün yatmadan önce
sabrettiğimin farkına vardım.’’ ‘‘ Nasıl yani efendim? Bu sabrın neye karşı
olduğunu düşünüyorsunuz? ’’ Bilmiyorum ama korktum doktor, ürperdim sebebsiz
yere sabrettiğimi hissettim.’’ ‘‘ Beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Ne gibi? ’’ ‘‘ Az
önce ileriyi göremiyorum dediniz. İleriden beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Tam olarak
bilmiyorum herhangi bir beklentimin olup olmadığını. Farkında değilim evet evet
en doğrusu bu, beklentimin olup olmadığının farkında değilim.’’ ‘‘ İleriyi
göremiyorum dedin, beklentinin var olup olmadığını bilmediğini söylüyorsun.
Dostum mekanizmanı bozan etkenlerden birisi ikilem olabilir. İkilemi hiç ama
hiç hafife alma derim ben sana ikilemin yenilir yutulur cinsten değil.
Beklentin varsa bir plan yapmış olman
lazım. Beklentin yoksa günlük planlar dahilinde kompleks planlara fazla
ihtiyacın olacağını düşünmüyorum. Karmaşık bir ikilem içersindesiniz. Şöyle
diyim efendim siz ikilemin içinde bir ikilem yaşıyorsunuz.
Kelime oyunu yapacak
olursak dörtlem demek daha uygun olur. Dört adet nokta, noktalar birbirlerini
sıkça taciz ediyor. Tahminimce bu dört adet nokta mekanizmanızı kontrol ediyor. Bir noktadan uyarı gelse sorun yok. Hatta üç noktadan uyarı gelse bile
sıkıntı yok. Fakat dört noktada aynı anda sinyal vermeye başlamış. Plan yapmak
veya plansızlık. Beklenti veya beklentisizlik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz.
Elimizde dört tane arı kovanı var. Önüne, arkana, sağına ve soluna olmak üzere
etrafına konulmuş olan arı kovanlarında çeşitli farklılıklar var. Şöyle yani
sağındaki kovanda tam manasında kaliteli arılarla yüksek kalite de bal üretimi
yapılmakta. Hatta kaliteli arılar için kovanın ilerisine türlü türlü
çiçeklerden oluşan taze polen sağlayan
tarlalar bile var. Anlıycağın tkır tıkır işleyen bir mekanizma. Solunda ise
yüksek üretim sağlayan, sağındaki arılara kadar bolca bal üreten arılar var
fakat balın kalitesinde sıkıntı var. Sıkıntının sebebi şu ki solundaki kovanda
eşşek arıları var. Anlıycağın ürettikleri bal zehirli. Tam manasında ne
yaptığını bilememek. Önündeki kovanda ise kaliteli arılar var ancak bu kovanın
sıkıntısı; kovanın içinde petek bulunmayışı. Üretmek istemek ancak nereye ne
yapacığını bilememek. Tam bir şapşallık göstergesi. Arkanda ise bomboş arı
kovanı var. Ne arı var, ne petek var, ne de bal var. Tam manasında salıverme
örneği diyebiliriz. Şimdi hikayeyi şöyle değiştiriyorum. Kovanların ortasındaki
adam sen değilsin. Daha doğrusu ortadaki adamın sen olduğunu bilmiyoruz. Sana
sorum şu şekilde olacak. Acaba sen ortadaki adam mısın yoksa boş arı kovanı mı?
Sorunun cevabını rahatlıkla verebiliyorsan sanırım problemin geri kalan kısmını
halledebiliriz. ’’ ‘‘ Boş arı kovanı olmak istemiyorum, istemiycem de.
Hatırlarsan bir şeylere sabrettiğimi söylemiştim. Sabrımın temelinde korkular
var. Peki nasıl korkular bunlar? Ben o ortadaki adam olduğumu ve seçimi yapacak
olan adam olduğumu biliyorum kovanlardan gelen seslerin beni zorladığınıda
biliyorum ama bazen kendimi hiç arı sesi gelmeyen boş arı kovanıymışım gibi
hissettiğim dakkikalar oluyor. Agresifleşiyorum, kontrolsüz düşünmeye
başlıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonrasında sakinleşip aslında peteği olmayan kovan olduğumun farkına
varıyorum. O zamanda içimi gerçekten bir ürperti kaplıyor.
Geçen her vakit
sırtlarımızı kırpaçlıyor dostum. Sanki gemideyim kürek çekiyorum. Arkamda biri
var sırtımı kırbaçlıyor. Bembeyaz olan gömleğim yırtılmış, kan zerrecikleri
gömleğime işlemiş. Arkama dönüp bakmak istiyorum, kim bu kırbacı vuran diye merak ediyorum.
Arkamdaki buna izin vermiyor. Kafamı her çevirdiğimde suratıma indiriyor
kırbaçlarını. Kürek çekmeye devam ediyorum. Kürek çok ağır gelmeye başlıyor.
Gemi zar zor ilerliyor. Dışarı baktığımda geminin denizde olmadığının farkına
varıyorum. Meğersem gemi Sahra Çölü'nün ortasındaymış. Küreği her salladığımda
kuma saplanıyor. Sapladığım yerden çıkartmak sanki güç istiyormuş gibi duruyor.
Susuzluktan kurumaya başlıyorum. Çölün ortasında seraplar görüyormuş gibi
oluyorum. Karakteri değişen, rahat, durup duruken kendi kısıtlamalarını ortadan
kaldırmış bir adam görüyorum. Gittikçe bana yaklaşıyor. Üstünde siyah takım
elbise, siyah gömlek ve ayaklarında siyah ayakkabı varmış gibi duruyor. Elini
omzuma atıp ‘‘ Gel gidelim ben halletcem. ’’ diyor. Ben de ona ‘‘ Sen karışma ben hallederim.’’ diyorum.
‘‘ Zaten onun için geldim. ’’ diyor. ‘‘ Defol git başımdan, uğraşma benle. ’’
diyorum. ‘‘ Tamam sen nasıl istersen... ’’ derken kendimi birden odanın içinde
buluyorum. Televizyonda gece on iki haberleri var, iki kat aşağıdan gülme
sesleri geliyor, yan komşunun eşiyle konuşma sesleri geliyor, öksürük sesleri
geliyor. Ve şimdi seninde o siyah takım elbiseli adam olduğunun farkına vardım
sayın doktorum ve sevgili dostum. Çıkıyorum çölden yine, gece on iki haberleri,
iki kat aşağıdan gelen gülme sesleri, yan komşunun eşiyle konuşma sesi ve
öksürük sesleri. ’’
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







