9 Eylül 2012 Pazar
15 Temmuz 2012 Pazar
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Fiyasko Mahkumluk
Yaklaşık
bir saat on altı dakikadan beri dönüyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikadan
beri duruyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikdan beri küfür işitiyorum.
Akılsız başın cezasını ayaklarımla çekmesemde sağolsun arkadaşlarım küfürlerini
benden eksik etmeyerek manen güzel bir ceza tattırıyorlar. Haklı olduklarını
bildiğim için susuyorum. Malasef ne ölmüşe ne de olmuşa çare var, durup
beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bizde bekliyoruz. Sanırım
sonunda hüsran keskin bıçaklarıyla kollarını açmış bizi bekliycek. Ahlaksızlık
yaptığımı sanmıyorum ama sanki zamanlamam yanlıştı. Bazen insanlar olması
gereken yerde olması gereken olayları yaşar. Fakat ben olmam gereken yerde
hemde tam olarak olmam gereken yerde kesinlikle olmaması gereken olaylar
yaşadım. Buna arkadaşlarım aptallık, sonu düşünülmeyen ahmaklık veya sünepelik
olarak adlandırsada, ben tam olarak yanlış zamanlama, olmaması gereken
karakterlerin var oluşu ve gereksiz cesaret birikimi sonucu patlama olarak
adlandırıyorum. İnsan bu sonuçta kullanma klavuzu yok ki kontrol edesin. Ne
biliyim matematiksel bir denklem değilki çözesin. Bazen oluyor böyle hatalar.
Bu olayda yani şu an tam olarak bir saat on yedinci dakikaya girdiğimiz bu
olayda onlardan bir tanesi. Arkadaşlarım kızgınlıklarını biraz olsun azaltmışa
benziyor.Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
‘‘
Bak sıkıntı olmasın? ’’ diyerek meraklı, meraklı olduğum kadar olumlu cevap
beklediğim soruyu sordum bizim Sefa’ya. Sefay’sa ‘‘ Merak etme dostum bana
güven o iş bende.’’ dedi. Sefa’nın cevabı hiç güven vermedi. Güvenmek
zorundaydım, güvendim ama o kadar da umut bağlamadım. Sefa ‘‘ Sen rahat ol ben
şimdi Bahar’ın yanına gidiyorum hem ne zamandır konuşmuyoduk, bana hayır demez
çıkışda durağın orda ol hadi görüşürüz.’’ dedi ve sınıfı terketti. Gerçek şu ki
ben Bahar’dan hoşlanıyordum. Güzel bir kızdı. Güzelliği kadar insalığı da
iyiydi diyemiycem. Tamam kötü birisi değildi yani olması gerektiği gibi bir
insandı. Herneyse lise birde aynı sınıfta olduğum sıra arkadaşım Sefa ( lise
ikiye geçince ayrılmak zorunda kaldık o sayısal sınıfına geçti ben eşit ağırlık
sınıfına geçtim.) arkadaşı olduğu Bahar’la beni aynı mekanda bir araya getirme
amacıyla Bahar’ın yanına gitti. Bahar’la diyaloğum vardı ama naber, nasılsınla
sınırlı kalan bir diyalogdu. Ben sınırlı olan bu diyaloğumuzu biraz daha
ilerletmek, sonrasında malum içimde beslediğim duyguları ona açmak istiyordum.
Çekingen birine göre hayli uçuk düşünceler ama insan kendini alı koyamıyor.
Galiba Bahar’a karşı ruh halim takıntılı bir hal almaya başladı.
Zil çaldı, merakla okulun
çıkışındaki durağa yürüdüm. Tabiki Sefa’dan önce ordaydım. Sefa okulda bir çok
insanla muhabeti olan tiplerdendi o yüzden sağda solda gördükleriyle
konuşmaktan bu tarz buluşmalarda illaki geçikme yapardı. Geçikmeye
sabırsızlığımda eklenince bekleyiş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Biraz vakit
geçtikten sonra Sefa ufukta göründü. Yanıma sırıta sırıta gelip ‘‘ Hadi yine
iyisin ne ısmarlıyon bana? ’’ dedi. ‘‘ Noldu iş tamam mı? ’’ dedim. ‘‘
Lunaparka gidiyoruz ama biraz kalabalık olacaz altı yedi kişi falan artık ondan
sonrası sana kalmış.’’ dedi. ‘‘ Lunapark mı? ’’ dedim. ‘‘ He lunapark haftasonu
oraya gideceklermiş bende bizde gelelim dedim oğlum yüzsüzlük yaptım buna da
şükür ama merak etme surat asmadı ‘‘ Eski sınıf buluşması olur güzel olur.’’
dedi senin anlıycağın iftara gider gibi lunaparka gidecez artık top sende.’’
dedi. ‘‘ Olsun lunapark munapark aynı yerde olalım yeter.’’ dedim. Sefa ‘‘ İyi hadi ben gidiyorum bi sigara
versene.’’ dedi. ‘‘ Kalmadı. ’’ dedim. ‘‘ Hadi görüşürüz. ’’ dedi ve gitti. Ben
de evin yolunu tuttum.
Yedi
kişiydik. Kalabalık şekilde lunaparka doğru yürüyorduk. Bu kalabalık kitle de
ona ulaşmak haliyle zor oluyordu. Ara sıra muhabete ortak olup iki çift kelilme
etsemde yoğun şekilde konuşmamız için gerekli ortam lunaparka gittiğimiz yol
boyunca oluşmamıştı. Lunaparka girip biraz oturmak için lunaparkın içindeki
açık cafeye gittik, oturduk. O sırada Bahar gruptan uzaklaştı atlı karıncaların
biraz açığında orta yaşlı bir adamla konuştu ve tekrar aramıza katıldı.
Yanımdaki sandalyeye oturdu. Bahar’ın orta yaşlı o adamla ne konuştuğunu merak
ettim. Yanıma oturması merakamı hemen unutturdu. Sanki elime altın tepside
sunulmuş bir fırsat geçti diyebilirim. Konuyu lise birdeki mizahi hocamız
Cengiz Hoca’dan açtım. Tam isabet hedefi on ikiden vurdum diyebilirim masada
Cengiz Hoca hakkında baya bir konuşma oldu, konuşmanın yanında araya
serpiştirdiğim espirilerle kahkaha sesleri eksik olmadı diyebilirm. Kendimden
beklemediğim bu performansı, Sefa gözüyle şaşırırcasına bana bakarak beni
takdir ediyor gibi duruyordu. Onun o bakışı bana dahada özgüven vermişti. İlerleyen
her dakika Bahar’la naber nasılsınla sınırlı kalan diyaloğu ilerletiğimi
hissettim. Gün olabildiğine güzel devam ediyordu.‘‘
Hadi gondola binelim, hadi halka atalım, hadi şuna binelim, hadi şundan
çıkalım’’ derken sıra günün son bineceğimiz eğlence aleti olan dönme dolaba
geldi.
Dönme dolabı kontrol eden adamın, Bahar’ın atlı karıncaların ilersinde
konuştuğu adamla aynı olması eski unuttuğum merakı yeniden gün yüzüne çıkardı
ama şu an onu düşünemezdim çünkü gün boyu Bahar’la yaptığım her konuşma beni
iyice cesaretlendirmişti. Hatta ona içimdeki duyguları söyleyecek kadar cesaret
kaplamıştı içimi. Bahar ve üç arkadaşı dönme dolaba bizden önce bindiler.
Ben,Sefa ve Orhan onlardan sonra bindik. Dönme dolap dönerken ara sıra
birbirmize laf atıyorduk. ‘‘ Arkanda akbaba var dikkat et , şu sana doğru gelen
uçak mı ’’ tarzı espiriler havalarda uçuşuyordu. Bende bu fuzuli laflar arasında
cesaretimi toplayıp dönme dolap en yukardayken Bahar’ların bindiği kısma doğru
bağırıp Bahar’a içimdeki duyguları açacaktım. Bahar’ların oturduğu kısım en
yukardayken ben bizim oturduğumuz kısımdan ayağa kalktım. ‘‘Bahar! ’’ diye
bağırdım. Bahar’da espiri yapacağımı sanarak ‘‘ Efendim Oğuz! ’’ diye bağırdı. Biraz
bekledim ve‘‘ Seni seviyorum! ’’ diye bağırdım. Orhan ve Sefa ‘‘ Nabıyon aptal ’’ diyerek gömleğimden
tutup çektiler yerime oturttular. Bahar’da sustu, sanki tedirgin oldu
diyebilirim. Sefa ‘‘ Lan gerizekalı dönme dolabın başındaki adam Bahar’ın
amcası, olur olmaz yerde ne bok yiyon sen.’’ dedi. Şaştım kaldım ‘‘ Sen ciddi
misin? ’’ dedim. Sefa da‘‘ Evet angut
ciddiyim aşağı inince nolcak bakalım.’’ dedi. Bahar’lar dönme dolaba bizden
önce bindikleri için dönme dolaptan bizden önce indiler. Amcasıyla biraz
konuştu ve bizi beklemeden arkadaşlarıyla beraber lunaparkın içindeki cafeye
doğru yürüdüler. Dönme dolaptan inme sırası bize geldiğinde Bahar’ın amcası ‘‘
Siz durun çocuklar benden olsun inmeyin.’’ dedi. Yapacak bir şey yoktu
inemedik. Beş dakika geçti tam inecekken ‘‘ Yok çocuklar siz inmeyin benden
olsun devam edin.’’ dedi, devam ettik. Beş, on, yirmi derken şu an tam olarak
bir saat on dokuzuncu dakikaya girdik.Periyodik olarak lunaparkdan otuz metre
aşağı inip, otuz metre yukarı çıkıyoruz. Bunun sonu ne olcak hakikatten
bilmiyorum. Şansızlığın altına yakışmayan bir imza attım, parmak bastım.
Arkadaşların küfürleri biraz olsun hafifledi. Bekliyoruz ve dönmeye devam
ediyoruz.
2 Temmuz 2012 Pazartesi
2 HAFTA ODA
Köşedeyim elimden
geldiği kadar en köşedeyim. Bu oda benim mezarım olacak o mezarı köşelerde
arıyorum yine kapandım, yine arıyorum, bir şeyler arıyorum. Suskunu oynuyorum,
pısırıklığı sürdürüyorum. Malesef kendimi yine izole ettim. Bu bana karşı
yapılmış bir imtihan olmamalı benim kendime yaptığım yanlış sorularla
hazırlanmış bir test olmalı. Adımı soyadımı yazmadan verdiğim kağıtlardan biri
olmalı. Kendimi odaya kapatıp nerdeyse tuvalete bile gitmedğim sekizinci
gündeyim. En basit tabirle korku bünyemi sardı diyebilirim. En kötüsü de tedirginlik
var üzerimde ve tedirginliğe karşı vücudumun herhangi bir bağışıklık geliştirmemesi
manevi açıdan beni yoruyor buna ek olarak kendimi güçsüz hissediyorum. Sanki
kendimi her an köpek ısıracakmış gibi hissediyorum, çöp konteynırından aniden
üzerime bir kedi sıçrıycakmış gibi oluyor yada aniden geçirelecek trafik
kazasının ilk maduru ben olacakmışım gibi düşünüyorum...
Adım Saffet, kendime ait bir evim
var, profesyonel kemancıyım. Kendime ait olan bu evi kemanım sayesinde
kazandım diyebilirim. Kemanım sayesinde bir çok yiğenimi evlendirdim. Malesef
çocuklarımı evlendiremedim çünkü çocuğum yok ve beraber çocuk yapacak kadar
sevdiğim bir kadın hiç bir zaman hayatıma girmedi. Daha doğrusu buna ben izin
vermedim. Dediğim gibi tedirgin birisiyim bu tür ilişkilerde tedirginliğim hat
safahalara ulaşıyor. Çünkü bir bayanı kaldıramayacak kadar duygusal biriyim.
Normal akan zamanda genel halim tedirginken üstünede o derin mevzulara girmek
kendi açımdan manevi çöküntülere sebebiyet verebileceğini düşünüyorum. Komşular
beni baya severler bilhassa bende onlara saygı duyarım. Tam manasında etliğe
sütlüğe dokunmadan evine girip çıkan bir komşu imajım olduğunu biliyorum. Hatta
benim hakkımda bekarlığımdan dolayı ara sıra dedikodular yapılıp ‘‘ İyi birisi ama sanki biraz çatlak gibi.’’
tarzı cümlelerin kurulduğunu düşünüyorum. Doğal olarak bunu kabul etmek lazım.
Bende komşularımla aynı fikirdeyim.
Isparta’da
oturan amca oğlum Mürsel elinde uduyla kendine mısırlı imajı versede udunu
çaldığı vakit Uzakdoğu’dan Avrupa’ya bütün medeniyetten insanların ondan
etkilenebileceğine inanıyorum. Evet abarttım biraz o zaman şöyle diyim; dört ay
çaldığında otuz iki bin lira para kazanabilecek kadar güzel çalıyor dersem
Mürsel'i daha ölçülü biçimde övmüş
olabilirim. Amca oğluyla aram sade şekilde anlaşan iki kardeş gibi diyebilirim.
Dört ay Ankara’da kimi zaman lüks otellerde kimi zaman orta dereceli
restoranlarda kimi zamansa pavyonlarda çaldığımız vakitlerde ki bu vakitler
genelde Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsar, işte bu dört ayda
mevsimlik işçi gibi yediğimiz içtiğimiz bir gider. Ama Ekim ayı başlayıp
gelecek Haziran gelene kadar ayda bir telefonla görüşürüz, ne ben Isparta’ya
giderim ne de o Karabük’e gelir ama ikimizde birbirmizi düşündüğümüzü
aklımızdan geçirdiğimizi biliriz. Mürsel yaz geldiğinde Ankara’daki
bağlantılarıyla hem bana hemde kendine iş bulur beraber çalışırız. Yazın
çalışarak kazandığımız parayı kışın bir aksilik çıkmazsa harcarız. Kışın
arasıra paraya sıkıştığım vakitler Karabük’de çeşitli yerlerde iki üç aylık iş
bulup kışı geçirirdim. Genelde kışın iş bulmama gerek kalmazdı. Çünkü ben de
Mürsel'in udunu çaldığı etkide keman çalardım, kazancımız hemen hemen aynıydı.
Yine Haziran gelmişti Mürsel bu
sefer tam olarak güzel bir yer bağlayamamıştı tabi bu durum sadece ilk ve son
ay için geçerliydi temmuz ve ağustosta
daha elit yerlerde çalacaktık ama şimdilik bir pavyonda çalıp akşamları
pavyonun anlaştığı otelde kalacaktık. Bir ayımız pavyon ve otel arasında mekik
dokumakla geçecekti. Ellerimizde enstrümanlarımızla çalıp çalıp para
kazanacaktık. Tabiri caiz ise tam bir karıncaydık. Karabük’ten Ankara’ya
gidenler bilirler eğer sabah beş arabasıyla gidiyorsanız otobüs tıpkı ambulans
gibidir. Nerdeyse tüm koltuktaki yolcuların hastanede bir doktorla randevusu
vardır. İnsanlar uykusuz, mutusuz ve hastadır. Bende bu durumu unutup malesef
hep sabah beş arabasıyla gitmeyi tercih ediyordum.
Tedirgindim bunu üçüncü kez söylüyorum ve her an bir şeyler olacak gibi
hissediyordum. Her an bir şey olacakmış gibi hisseden bir insanın pavyonda
keman çalması sonrada o pavyonun anlaşmalı olduğu otelde kalması hiç ama hiç
doğru değildi fakat kışımız yaza muhtaçdı yapacak bir şey yoktu. Önümde konsomatrisler, hayat kadınları, onlarla sevişmeyi planlayan insanlarla doluydu ve
Mürsel’le ben de onlara çalıyorduk. Gerçekten güzel çalıyorduk oysa ki bundan
anlayanların olmayışı haydut görünümlü insanların sahneyi kuşatması beni
üzmesede sinirlendiriyordu. Haksızlığa uğramış gibi davranmama sebebiyet
veriyordu. Kafamda aniden şişe patlıycakmış gibi fikirlerin canlanması elimdeki
kemanı sürekli düşecekmiş gibi tutturuyordu. Mürsel’in ise çevresindeki
insanlar umrunda olmamıştır iki kadeh rakıdan sonra susar, sadece udunu çalardı bense durmadan sağımı solumu kollayarak kemanımı çalardım. Ara sıra iki hafta boyu odaya kapanma huyumun buralarda
cereyan etmesi benim açımdan hiç ama hiç uygun olmaz. Ama nedense bu aralar
cereyan edecekmiş gibi oluyor. Her biten günden sonra burdan çıkmama yirmi iki
gün kaldı, burdan kurtulmama on bir gün kaldı tarzı sayıklamalarımın olduğunu
bile hatırlıyorum.
Otelden
çıkmamıza sekiz gün kala Mürsel’le odada oturmuş televizyon izliyorduk.
Gerginliğim devam ediyordu. Mürsel’e ruh halimi elimden geldiği kadar
çaktırmamaya özen gösteriyordum. Mürsel böyle durumlarda ilk başlarda alttan
alır sonradan abartmıyormusun diye başlayarak konuşmasının sonunda beni
fırçalayarak bitirirdi. Ben tam bu gerginliği yaşarken odamızın kapısına sanki dışarıda alacaklı biri varmış gibi bir hayat kadını sert ve seri şekilde vuruyordu. Panik oldum heycanladım
Mürselse olayı şaşırmakla karşıladı. Karşı odada kalan hayat kadınlarından biriydi.
Çığlık çığlığa ‘‘ Açın kapıyı abi nolur.’’ diye bağırıyordu. Mürsel ‘‘ Sakın
açma.’’ dedi. Karşı odalarda haftada bir böyle kavgalar çıkar ve başkalarına muhtaç olan bu insanlar çevredeki odalardan yardım isterdi. Mevzuda genelde müşterileriyle alakalı olurdu. Ama sanki bu sefer mevzu daha farklı gibi duruyordu.
Kadın tekrar ‘‘ Abi çocuğum ölüyor yardım edin nolur.’’ diye tekrar bağırdı.
Mürsel kalktı kapının kilidini iki kere çevirdi kadının kucağında çıplak, üzerinde
köpük olan, nefes alamamasından dolayı yüzü kızaran bir çocuk vardı. Kadın ‘‘ Abi
çocuğu yıkıyordum boğazına köpük kaçtı temizliyemedim çocuk nefes alamıyo nolur
yardım edin.’’ dedi. Mürsel, ben ve hayat kadını taksi tutarak hastaneye
gittik. Doktorlar gerekli müdaheleyi yaptıktan sonra odalarımıza geri döndük.
Kadın bize bol bol dua ve bol bol teşşekür etti Mürsel ‘‘ Nedemek herkes olsa
aynısını yapardı.’’ dedi. Her yaz mevsiminde
olmasada bazı yazlar böyle anıların olduğu oluyordu. Yaşımın elli iki
olmasına rağmen böyle olaylar hala bilinç altımda bir yerlere kazınıyordu, etkileniyordum.
Kendimin ‘‘ iki hafta oda ’’ diye ad koyduğum nöbetlerin kışın nadirde olsa
beni bulmasında bazı yazlar yaşanan bu olayların, doğuştan beri var olan tedirginliğimin
ve dozunda olmayan duygusallığımın katkısı geçen her yıl sanki daha da
artıyormuş gibi oluyor. Mürsel yazları sadece elit oteller bulsa iyi olacak.
28 Haziran 2012 Perşembe
26 Haziran 2012 Salı
KARŞI KOMŞU AĞLARKEN
(3 yıl
önce) Gece on iki sularında kapı çaldı. Böyle durumlarda daima evde ufakta
olsa bir gerginlik olur. Bizim evde her daim gece çalan kapı yada gece çalan telefon
hep kuşkuyla açılmıştır. O gece çalan kapı da kuşkuyla karşılanarak babam
tarafından açıldı. Kapıyı çalan karşı komşumuz Sedat Abi'di. Sedat Abi bekar hayatı yaşayan bir diş doktoruydu. Akşam yemeklerini plastik tabaklardan
yiyen, kirli çamaşırlarını kuru temizlemeye götüren, ara sıra yüksek seste
müzik dinleyen bir insandı. Bana selam vermekten her daim kaçınırdı açıkcası
bende ona selam vermekten kaçınırdım. O kapının önüne çıktığında asansörden
inmesini bekleyip, o indikten sonra bende inerdim. Herneyse asıl hikayemize
dönelim. Sedat abiyi hiç bu kadar panik hissetmemiştim. Hissetmemiştim diyorum
çünkü ben başka oda da olduğum için onu göremiyordum sadece sesini duyuyordum. Babam
‘‘ Noldu Sedat hayırdır? ’’ dedi. Sedat abi ‘‘ Şeref
abi çok kötüyüm çok kötüyüm abim trafik kazası geçirmiş yoğun bakımdaymış ben
şimdi Sinop’a gidiyorum haberiniz olsun.’’ dedi. Annem duyar duymaz yataktan
kalkıp hemen kapının yanına geldi ‘‘ Ne diyosun Sedat nerde olmuş? ’’ dedi.
Sedat abi de ‘‘ Sinop çıkışında olmuş abla çok kötüyüm, şimdi ben gidiyim.’’ dedi
ve gitti. Sonradan Sedat Abi’nin abisinin yaşamını yitirdiğini öğrendik. Sedat
abinin abisi kısa boylu, kirli sakallı, kısa saçlı hafif beyaz tenli biriydi.
Kırmızı renk Fiat marka bir arabası vardı. O araba malasef sonunu getirmişti.
(Şimdi.)
Babam ve annem evde temizlik yapıyorlardı. Bende onların temizlik yapmalarından
rahatsız olmuş şekilde öylece oturuyordum. Babam ve annemin yorgun olduklarını
anladıktan sonra moralim bozulmuştu. Yardım etsem iyi olacak düşüncesiyle
elektrik süpürgesini kaptığım gibi evi süpürmeye başladım. Havanın
sıcaklığından dolayı üstümü çıkarıp üzerimde atletle evi süpürmeye devam ettim.
Koridorları süpürdükten sonra elektrik süpürgesinin fişini çıkarmak için
banyoya yöneldim. O sırada kapı çaldı. Annem kapıyı açtı karşısında Sedat Abi’nin
annesi Müjgan Teyze vardı. Bende malum üzerimde atlet olduğu için banyodan
çıkamadım çünkü kapının önünde Müjgan Teyze vardı ve banyonun çıkışını
görebiliyordu. Ama sabırsızlık yapıp ilk önce kafamı dışardan uzattım Müjgan
teyze beni gördü. Kafamı hemen içeri soktum ama dayanamadım ve ‘‘ Görürse görür
nolcak.’’ diyerek elime aldım elektrik süpürgesini oturma odasına geçtim,
kapıyı kapadım ve odayı süpürmeye başladım. İki dakika geçti geçmedi annem
oturma odasının kapısını açtı. Bana bir şeyler diyordu ama anlamadım. Süpürgeyi
kapadım ‘‘ Heh şimdi söyle. ’’ dedim. ‘‘ Müjgan teyzen ağladı.’’ dedi. ‘‘ Noldu
niye ağladı? ’’ dedim. ‘‘ Seni Mehmet’e benzetmiş.’’ dedi. Mehmet Abi malum
trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ben de ‘‘ Alla alla nerden benzetti ki? ’’
dedim. Annem de ‘‘ Onların da evlerinde temizlik işini Mehmet yaparmış, tip olarak
da biraz benziyosun ya ondan seni Mehmet’e benzetti, kadıncağız Hakim olamadı
kendine ağladı kapının eşiğinde’’ dedi. Kötü olmuştum banyodan çıkmasam
hakikatten iyi olacakmış gerçi bilemezdim benim birilerini hatırlattıp böyle
bir durum yaşatacağımı. Değişikti yaşamını yitirmiş birine benzetilmek ve yaşamını yitirmiş birini hatırlatmak güzel bir şey değildi. Hele hele bir insana
çok sevdiği bir insanı hatırlatmak insana suçluluk hissettiriyordu. O günden
sonra Müjgan Teyze bizim eve kendi elleriyle yaptığı yemekleri daha çok ikram
etmeye başladı. Tabi ki eskidende ikram yapıyordu fakat ikramların sıklığı
artmıştı. Hatta bir keresinde ‘‘ Alın Gülcan Hanım Abdul Can’a yaptım. Afiyet
olsun. ’’ dediğini duymuştum. Müjgan Teyze’nin yemekleri gerçekten lezzetliydi
fakat lezzetli olduğu kadarda hüzün vericiydi. Lezzetli ve hüzün veren
ikramlar; insan yemeği yerken gerçekten bir garip oluyor.
16 Haziran 2012 Cumartesi
Evdeki Ses
‘‘
Buyrun efendim ne istersiniz? ’’... Masaya servis yapıldıktan on dakika sonra.
‘‘ Burda yapabilir misin? Açıkcası terapiye gitmek gururuma dokunuyor.
Poliklinikte ki gibi not almana gerek yok. Hem doktorum ol hem dostum ol
ikisinin arasında yorumla. Ara sıra doktor gibi konuş ara sıra uzun yılların
dostuymuş gibi konuş.’’ ‘‘ Tamam kabul ama tüm prosudürleri yerine getirerek
başlarım sıkılmak yok.’’ ‘‘ Tamam kabul. ’’ ‘‘ Adınız soyadınız?.’’
‘‘ Yılmaz Esin.’’ ‘‘ Yaşınız? ’’ ‘‘ Otuz dört.’’ ‘‘ Mesleğiniz? ’’
‘‘Avukatım.’’ ‘‘ Evli misiniz? ’’ ‘‘ Hayır yalnızım. ’’ ‘‘ Bekarsınız yani? ’’
‘‘ Hem bekar hem yalnızım.’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızsınız demek. Peki
daha önce hiç terapiye gittiniz mi? ’’ ‘‘ Hayır daha önce hiç terapiye
gitmedim.’’ ‘‘ Gitmeyi düşündünüz mü? ’’ ‘‘ Bir çok kere düşündüm ama kendi
sorunumu kendim halletmeliyim diyerek hep vaz geçtim. ’’ ‘‘ En çok ne zaman
terapiye gitme ihtiyacı hissettiniz? ’’ ‘‘ Sanırım bundan yedi yıl önceydi.’’ ‘‘
Hangi sebebten dolayı gitme ihtiyacı hissettiniz.’’ ‘‘ Sanırım aynı sebebten
dolayı olması lazım.’’ ‘‘ Sebebin ne peki dostum.’’ ‘‘ Galiba kontrol
mekanizmamı kaybediyorum. İleriyi göremiyorum. ’’ ‘‘ Şu an sana karşı sinirlendim, karmaşıklığın
sebebi buysa bu kadar basit neden olamaz. İleriyi göremiyorum da ne demek.
Sence hangimiz ileride ne olacağını düşünebilir. Ne biliyim dostum ilerde
başımıza gelecek basit olaylar az çok bellidir fakat hesaba katılmayan bir çok
faktör vardır. O faktörleride göremeyiz ki. Adı üstünde hesaba katılmayan
faktör. Sence burdaki herkse kahin mi? Bana sorarsan tahminen değiller.’’
‘‘ Sorunu nasıl olurda bu kadar basite
indirgeyebilirsin. Sence ben bunları düşünemiyormuyum. Ben sana mekanizmayı
kaybediyorum diyorum. Hırçınlaşabilirim, bunaklaşabilirim, aşırı uysal
olabilirim, yıllarca boş oda dinlemek sıkıntı yaratabilir. Dün yatmadan önce
sabrettiğimin farkına vardım.’’ ‘‘ Nasıl yani efendim? Bu sabrın neye karşı
olduğunu düşünüyorsunuz? ’’ Bilmiyorum ama korktum doktor, ürperdim sebebsiz
yere sabrettiğimi hissettim.’’ ‘‘ Beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Ne gibi? ’’ ‘‘ Az
önce ileriyi göremiyorum dediniz. İleriden beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Tam olarak
bilmiyorum herhangi bir beklentimin olup olmadığını. Farkında değilim evet evet
en doğrusu bu, beklentimin olup olmadığının farkında değilim.’’ ‘‘ İleriyi
göremiyorum dedin, beklentinin var olup olmadığını bilmediğini söylüyorsun.
Dostum mekanizmanı bozan etkenlerden birisi ikilem olabilir. İkilemi hiç ama
hiç hafife alma derim ben sana ikilemin yenilir yutulur cinsten değil.
Beklentin varsa bir plan yapmış olman
lazım. Beklentin yoksa günlük planlar dahilinde kompleks planlara fazla
ihtiyacın olacağını düşünmüyorum. Karmaşık bir ikilem içersindesiniz. Şöyle
diyim efendim siz ikilemin içinde bir ikilem yaşıyorsunuz.
Kelime oyunu yapacak
olursak dörtlem demek daha uygun olur. Dört adet nokta, noktalar birbirlerini
sıkça taciz ediyor. Tahminimce bu dört adet nokta mekanizmanızı kontrol ediyor. Bir noktadan uyarı gelse sorun yok. Hatta üç noktadan uyarı gelse bile
sıkıntı yok. Fakat dört noktada aynı anda sinyal vermeye başlamış. Plan yapmak
veya plansızlık. Beklenti veya beklentisizlik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz.
Elimizde dört tane arı kovanı var. Önüne, arkana, sağına ve soluna olmak üzere
etrafına konulmuş olan arı kovanlarında çeşitli farklılıklar var. Şöyle yani
sağındaki kovanda tam manasında kaliteli arılarla yüksek kalite de bal üretimi
yapılmakta. Hatta kaliteli arılar için kovanın ilerisine türlü türlü
çiçeklerden oluşan taze polen sağlayan
tarlalar bile var. Anlıycağın tkır tıkır işleyen bir mekanizma. Solunda ise
yüksek üretim sağlayan, sağındaki arılara kadar bolca bal üreten arılar var
fakat balın kalitesinde sıkıntı var. Sıkıntının sebebi şu ki solundaki kovanda
eşşek arıları var. Anlıycağın ürettikleri bal zehirli. Tam manasında ne
yaptığını bilememek. Önündeki kovanda ise kaliteli arılar var ancak bu kovanın
sıkıntısı; kovanın içinde petek bulunmayışı. Üretmek istemek ancak nereye ne
yapacığını bilememek. Tam bir şapşallık göstergesi. Arkanda ise bomboş arı
kovanı var. Ne arı var, ne petek var, ne de bal var. Tam manasında salıverme
örneği diyebiliriz. Şimdi hikayeyi şöyle değiştiriyorum. Kovanların ortasındaki
adam sen değilsin. Daha doğrusu ortadaki adamın sen olduğunu bilmiyoruz. Sana
sorum şu şekilde olacak. Acaba sen ortadaki adam mısın yoksa boş arı kovanı mı?
Sorunun cevabını rahatlıkla verebiliyorsan sanırım problemin geri kalan kısmını
halledebiliriz. ’’ ‘‘ Boş arı kovanı olmak istemiyorum, istemiycem de.
Hatırlarsan bir şeylere sabrettiğimi söylemiştim. Sabrımın temelinde korkular
var. Peki nasıl korkular bunlar? Ben o ortadaki adam olduğumu ve seçimi yapacak
olan adam olduğumu biliyorum kovanlardan gelen seslerin beni zorladığınıda
biliyorum ama bazen kendimi hiç arı sesi gelmeyen boş arı kovanıymışım gibi
hissettiğim dakkikalar oluyor. Agresifleşiyorum, kontrolsüz düşünmeye
başlıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonrasında sakinleşip aslında peteği olmayan kovan olduğumun farkına
varıyorum. O zamanda içimi gerçekten bir ürperti kaplıyor.
Geçen her vakit
sırtlarımızı kırpaçlıyor dostum. Sanki gemideyim kürek çekiyorum. Arkamda biri
var sırtımı kırbaçlıyor. Bembeyaz olan gömleğim yırtılmış, kan zerrecikleri
gömleğime işlemiş. Arkama dönüp bakmak istiyorum, kim bu kırbacı vuran diye merak ediyorum.
Arkamdaki buna izin vermiyor. Kafamı her çevirdiğimde suratıma indiriyor
kırbaçlarını. Kürek çekmeye devam ediyorum. Kürek çok ağır gelmeye başlıyor.
Gemi zar zor ilerliyor. Dışarı baktığımda geminin denizde olmadığının farkına
varıyorum. Meğersem gemi Sahra Çölü'nün ortasındaymış. Küreği her salladığımda
kuma saplanıyor. Sapladığım yerden çıkartmak sanki güç istiyormuş gibi duruyor.
Susuzluktan kurumaya başlıyorum. Çölün ortasında seraplar görüyormuş gibi
oluyorum. Karakteri değişen, rahat, durup duruken kendi kısıtlamalarını ortadan
kaldırmış bir adam görüyorum. Gittikçe bana yaklaşıyor. Üstünde siyah takım
elbise, siyah gömlek ve ayaklarında siyah ayakkabı varmış gibi duruyor. Elini
omzuma atıp ‘‘ Gel gidelim ben halletcem. ’’ diyor. Ben de ona ‘‘ Sen karışma ben hallederim.’’ diyorum.
‘‘ Zaten onun için geldim. ’’ diyor. ‘‘ Defol git başımdan, uğraşma benle. ’’
diyorum. ‘‘ Tamam sen nasıl istersen... ’’ derken kendimi birden odanın içinde
buluyorum. Televizyonda gece on iki haberleri var, iki kat aşağıdan gülme
sesleri geliyor, yan komşunun eşiyle konuşma sesleri geliyor, öksürük sesleri
geliyor. Ve şimdi seninde o siyah takım elbiseli adam olduğunun farkına vardım
sayın doktorum ve sevgili dostum. Çıkıyorum çölden yine, gece on iki haberleri,
iki kat aşağıdan gelen gülme sesleri, yan komşunun eşiyle konuşma sesi ve
öksürük sesleri. ’’
7 Haziran 2012 Perşembe
RADYO ATÖLYESİNDE ÇIĞIRTKANLAR
Çocukluğumun
ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti. Çeşitli
ebatlarda kablolar, frekans düşürücüler, yükselticiler, transistörler gibi terimlerle
ufak yaşta tanışmıştım. Radyo atölyesindeki her aleti evladım gibi benimsemiş,
her birine özenle muamele yapıyordum. Üstüne de elektrik ve elektronik
aksanlara karşı ilgim muazzam derecede yüksekti. Elime ne kadar radyo ile ilgili
teknik kitaplar gelse yedi sekiz kez okur, elime geçen radyolar ile alakalı
yazıları itinayla saklardım. İnsan sesinin kablolar aracılığıyla kilometrece
uzaklardan gelip evlerimizde, iş yerlerimizde yankılanması ucu bucağı belli
olmayacak derecede beni çok etkilerdi. Sadece bir insan sesi değil
kilometrelerce öteden gelen müziğin odalarımızda çalması, kimi zaman
neşelendirip kimi zaman dertlendirmesi ve bunu insanların bir makine
aracılığıyla yapabiliyor olması bana hep şaşırtıcı gelmişti. Olayın teknik
boyutunu da bilmek beynimi adeta ikiye bölüyordu. Evde şarkı dinlerken şarkının
duygusuna kapılıp kendimi şarkıya kaptırırken diğer yandan da şimdi ses yüksek
dalga boyunda transistörden geçip hapörlör bobinlerini titretiyor ama tüp de
baya kaliteymiş sesi hala taze veriyor tarzı düşünceler ister istemez aklıma
giriyordu. Kimi zaman sevdiğim şarkılar çaldığı vakit şarkının çaldığını
unutuyor malum teknik düşüncelere dalmaktan çalan şarkının keyfini çıkaramadan
şarkı bitiyordu.
Eniştem tabiri caiz ise kaliteli bir
insandı. Her konuda bana yol göstermiş, öğretmekten ve öğrenmekten hiçbir zaman
bıkmazdı. İşini ciddiyetle yapan ama bu disiplinini çevresine hissetirmeyen bir
yapısı vardı. Eniştemin kıvamında disiplini sayesinde daha üniversiteye
gitmeden elektronik konularda güzel düzeyde bilgi donanımına sahip olmuştum.
Aşırı
derecede haşır neşir olduğum bu atölyenin hayatımın akışın yönünü baştan sona
kadar şekillendirdiğini söyleyebilirim. Gideceğim okuldan tutun, edineceğim
mesleğe, yaz tatilimi ne şekilde geçireceğimden ilerde ne kadar para
kazanacağıma kadar birçok hususta hayatıma ince ayarlar vermişti. Şu anda
bulunduğum pozisyonda olmamın temellerini de bu atölye atmıştır. Dediğim gibi
çocukluğumun ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti.
Üniversite yıllarımda İstanbul’dan memleketime döndüğümde yaz boyu enişteme
yardım edip, okuldan edindiğim bilgileri bu yolla rahatça pekiştirebiliyordum.
Sabahları dükkanı eniştem açar öğlene doğru ben gelirdim, benden sonra da
sokaktaki oyundan sıkıldığında eniştemin kızı Ela gelirdi. Ela’nın da bize ara
sıra yardım edip tıpkı benim gibi ufak yaşta bilgiler edindiğini, durumlara
karşı tavırlarını bana benzetiyordum. Ama onu daha çok teknik boyuttan öte
radyoların dış görünümleri, edebi yanı cezbediyordu. Sırf bu edebi yönün
hatrına teknik boyutlarını da dinlemeden edemiyordu. Memleketten uzakta olduğum
İstanbul günlerinden bir gün Beyoğlu’nda radyo satan dükkanların önünden
geçerken aklıma yerel bazda radyo yayını yapan bir istasyon kurma fikri
gelmişti. Yerel bazda çalışacak bu radyo istasyonu baya yerel olacaktı. Kapsamı
bizim mahalleyle sınırlı olacak istasyonda mahalle ahalisine sevdiği müzikleri
çalmanın yanı sıra şehrimizde ve mahallemizde olup biten hadiseler hakkında
bilgi verilmesi fikirlerim arasındaydı.
Fikrimi enişteme açtığımda, eniştem bana bakıp ‘‘ Yarın başlayalım öyleyse.’’
demesi beni eniştem konusundaki düşüncelerimde yanıltmamıştı. Eniştemin dediği
gibi ertesi gün işe koyulmuştuk. Gerekli malzemelerin listesini çıkarıp, iş
akış şemasını çizdikten sonra uygulama kısmına koyulduk. Gerekli malzemeleri
yavaş yavaş topluyor işi hiç savsaklamıyorduk. Radyo istasyonu uygulaması ben
ve eniştem açısından da tecrübe olacaktı. Bu yüzden işi yaparken hem zevk
alıyorduk hem de belli başlı noktalarda açıklarımızı kapatıyorduk. Tabi böyle
işlerle uğraşanlar bilirler kısmi cereyan çarpmaları, kısa devreler bizim de
başımıza geliyordu onlar da işin tuzu biberi oluyordu.
Uğraşlarımız
sonucunda test yayını yapma noktasına gelmiştik. Atölyede son ayarlamaları
yaparken eniştem meraklı biçimde ‘‘Hadi
bizim eve git radyoyu 86.2’ye ayarla.’’dedi. ‘‘ Tamam’’ diyip koşa koşa evin
yolunu tuttum. Mahalleliden ‘‘ Hüseyin oğlum bir şey mi oldu? ’’ sorularını
geçiştirip koşa koşa eve çıktım. Radyonun yanına gelip 86.2’ye ayarladım. Ses
parazitli geliyordu, eniştemin bazı ayarlarla oynadığını hissettim. Sonra
parazitlik gitti ve eniştemin sesi gelmeye başladı ‘‘ Hüseyin beni duyuyor
musun burası atölye zeminkat, hüseyin beni duyuyor musun burası atölye
zeminkat...’’ anonsunu duyduğumda gülmeye başladım sevinçten napacağımı
şaşırdım. Camı açtım ‘‘ Duyuyorum enişteee burası beşinci kaaat.’’ diye yüksek
sesle bağırdım. Sonra radyodan yine ses geldi ‘‘ Hüseyin bağırma o kadar şimdi
biri bir şey diyecek hadi gel buraya. Bu arada radyo zeminkat hayırlı olsun.’’
dedi. Dayanamadım ‘‘ Radyo zeminkat hayırlı olsun hepiniz için sizin için senin
için hayırlı olsun.’’ diye yine bağırdım. Atölyeye geldiğimde mahalle
güruhundan bazıları ‘‘Noldu Hüseyin bağırıyordu, bir şey mi oldu? ’’ sorularını
enişteme yöneltiyordu. O sırada eniştemse gerekli açıklamayı yapıp güruhun
merakını gidermekle uğraşıyordu.
Kış boyunca düşündüğüm, tasarımını
yaptığım plan tutmuştu. Üç kişiden oluşan yayın kadrosuyla yayın hayatına
başlamıştık. Mahallemizin de onayını alan Radyo Zeminkat toplamda 8-9 sokağa
yayın yapsa da toplamda ortalama dört yüz kişiye yakın dinleyici kitlesine
sahiptik. Akşam yedi ile on arasında bol bol müzik yayını yapıp ara sıra
insaların isteği üzerine evlenme duyuruları, vefat anonsları da yapıyorduk.
İnsanlar evlerine gitmeden önce atölyeye uğrayıp şarkı isteklerinde
bulunuyordu. Eniştem sırf bu yüzden liste yapma gereğinde bulundu. Gelenlerin
isimlerini alıp yanına istediği şarkının ismini yazıyordu. Atölye’ye gir çık
çok olmaya başlamıştı bundan dolayı atölyenin hijyeni konusunda sıkıntılar baş
göstermişti. Eniştem ‘‘ Bu iş böyle olmayacak hem millete sıkıntı oluyor hem
bana sıkıntı oluyor. Çözüm bulmak lazım.’’ diyerek belki de ülkedeki ilk istek
şarkı çalma olayını kapıya hizmet olarak değiştirmişti. Telefon sistemlerinin o
zaman gelişmemiş olması şimdiki gibi internet veya faks aletlerinin olmayışı
radyo ekibimizdeki Ela’ya yeni bir misyon yüklememize sebep olmuştu. Ela’nın
misyonu şu şekilde oluşuyordu; akşam yedi ile sekiz arası yayın yaptığımız
sokaklarda gezerek radyo’ya şarkı isteğinde bulunanlardan isteklerini alacak istek
listesine yazıp bize geri getirecekti. Ela’nın misyonu sokağın çehresini ufak
çaplı da olsa değiştirmişti. Çünkü yolda Ela’yı gören ‘‘ Ela listeye ismimi yaz
Ayten Alpman Söyle Buldun mu, Ela bakar
mısın Füsun Önal’dan Oh Olsun’u çalarlarsan sevinirim.’’ tarzı isteklerle
evlerin camlarından Ela’ya çeşitli sanatçıların isimlerini ve şarkılarını
söylüyordu. Mahallemizde sanatçıların isimleri akşam yedi gibi yüksek sesle
yankılanıyordu. Dışarıdan baktığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Hiç
beklemediğim tiplerden hiç beklemediğim şarkı istekleri oluyordu. Bazılarıysa
istediği şarkıyı Ela’ya söyleyemeyip dedikodulara sebep olmaması için kağıda
yazıp Ela’ya atıyordu Ela da utanılarak yazılan kağıtları açıp not ediyordu.
Mahallemizde ve radyoda hoş bir hava yakalanmıştı. İstek müzik düşüncesi
insanların beğenisini toplamıştı, güzel bir fikirdi ve tutmuştu.
Güzel
bir yaz gününde atölyeyi kapatıp evlerimize doğru yürüdük. Eniştemle biraz
sohbet ettikten sonra eniştem ‘‘ Hadi yarın görüşürüz.’’dedi. Ben de eve doğru
yürüdüm. Evde uzanmış dinlenirken aniden bir kapı çaldı. Çalan kapının
aniliğinde resmen panik vardı. Babam koştu kapıyı açtı ‘‘ Noldu bacanak
hayırdır.’’dedi. Eniştem panikle ‘‘Yandım bacanak yandım rezil olduk mahalleye,
yandık Hüseyin çabuk koş aç radyoyu atölyeye girmişler bizim radyodan yayın
yapıyolar küfür kıyamet kopuyor yayında.’’ dedi. Koştum açtım radyoyu, radyodan
aldığım seslere göre tahminen atölyede iki kişi vardı, sanki sarhoş gibilerdi
konuşma aksanlarından öyle anlaşılıyordu. Radyodan değişik bir sarhoş isyanı
duyuluyordu ‘‘ İyi geceler muhterem dinleyenler ki dinleyenler varsa. Bu geceki
yayınımız bekçi gelene kadar devam edecek, ben tecavüze uğramış Polyannayım
alayınızı seviyorum ama belli başlı özelliklerinizden nefret etmiyor değilim.
Ayıptır söylemesi yanımda arkadaşım Turgut’la, evet meşhur Turgut Özben’le
kafalarımızı çektik cila yapalım derken kendimizi burda bulduk öyle değil mi
Olric? Olric’ten ses yok. Öyleyse ben devam edeyim Turgut’un da konuşcak hali
yok. Ahali iyi dinleyin Pollyann’a konuşuyor. Biliyorum birçoğunuz iyi
insanlarsınız fakat kaplumbağa olmayı tercih etmişsiniz. Yolda ağır, somurtuk
yürümeyi ciddiyetle karşılamış bu hayat tarzını benimsemişsiniz. En ufak
tehlikede kabuğa ayakları,kolları hatta kafanızı bile içeri çekmişisiniz.
Tapulu evlerinize tapusuz kafalarla girip durum böyle, irdelemeye lüzum yok
demeyi doğru seçenek olarak kabul etmişsiniz. Evet doğru yapmışsınız, ben de sizdenim
Turgut da öyle değil mi Olric? Olric’ten yine ses yok anlaşılan beni alkollü
olduğum için pek ciddiye almıyor. İzin vermeyelim sevgili dinleyenler, bu
donsuzlara meydanı bırakmayalım. Beni ciddiye alın ya da almayın ama ben
doğruyu söylüyorum. Siz yufka yürekli insanlar ve biz alkol kokan ciğersizler
sanki aynı şeyleri düşünüyoruz. Sanki susarak kendimizi onaylıyoruz...’’
radyoda bunları duymuştum, duyduklarım karşısında şaşırmıştım. Eniştem, ben ve
babam atölyeye doğru koştuk. Hala içerdeydiler, bizi gördüler ve ayağa
kalktılar. İçerde iki kişi vardı. Turgut’la Polyannayım diyen adam vardı ama
Olric ortalarda yoktu. ‘‘Ayağa kalktılar ‘‘ Afedersiniz. ’’ dediler. Eniştem ‘‘
Çabuk boşaltın burayı çabuk! ’’ diye bağırdı onlar da gitti. Eniştemle ertesi
gün son yayınımızı yaptık. Gerçekten üzüntülüydüm fakat içimi hırs da
bürümüştü. Yayına şu konuşmayla son vermiştim ‘‘ İyi akşamlar siz
Zeminkat dinleyicileri bu akşam Zeminkat’ın son yayını fakat iki yüz evlerdeki
son yayını, evet bu mahalledeki son yayını. İlerleyen zamanlarda Zeminkat’ın bir
şekilde karşınıza çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Dün bilindiği üzere
talihsiz bir olay yaşandı. Radyomuzda yayın yapan sarhoşlar bazı yerlere mahallemizdeki
bazı isimlere deyinmiş. Ben o kısımları dinleyemedim ve Zeminkat Atölyesi
olarak olanlardan özür diliyoruz. Sizlere yayınımızın son dakikalarında Zeki
Müren’den ‘‘ Elbet bir gün buluşacacağız.’’ şarkısıyla veda etmek istiyorum.
Sağlıcakla.’’
Okulu bitirdikten sonra biraz
birikim yapıp. İstanbul’da radyo yayını yapmaya başlamıştım. İstek şarkı
düşüncesi İstanbul’da da tutmuştu. Motorilize ekipler kurup motorlarla
istanbul’da istek şarkı avına çıkıyorduk. İnsanlar radyoda isminin geçmesini,
istediği insana şarkı göndermesinden zevk alıyordu. Bu fikir radyomuzu çok
büyütmüştü. Ulusal düzeyde çalışmaya bile başlamıştık. Tabi şimdiki
teknolojiyle diğer radyolardan farkımız yok ama eskinin hatrı bizi hala
dinlenir kılmaya devam etmekte. Yetmişlerde küçük bir atölyede kurulan radyonun
şimdilerde saygın bir radyo kuruluşu olması, arkama dönüp baktığımda beni
hırslandıran Polyyanna’ya, Turgut’a ve hiç görmediğim Olric’e teşekkür etmeme
ihtiyaç duyduruyor. Hepinize teşekkürler.
3 Haziran 2012 Pazar
30 Mayıs 2012 Çarşamba
27 Mayıs 2012 Pazar
Çelimsizler Sokağında Emlakçılık
Günlerimin büyük bir
kısmını bomboş evleri insanlara göstererek geçiriyorum.''Üç oda bir salon
kira 650, burası çocuk odası, satılık 150 bin lira, hayır efendim mutfak
dolapları böyle kalacak ev sahibi öyle istiyor, tabi ki buraya parke döşenecek,
durağa çok yakın otobüs tam şurdan geçiyor.'' laflarıyla her evi ayrı ayrı
överek hayatımı sürdürüyorum. Emlak işiyle uğraşmak benim tercih ettiğim bir
uğraş değildi. Babamın benim tercihlerimi benim yerime yapıp '' Bundan sonra bu
işle uğraşacaksın. Üniversiteye gitmene gerek yok.'' demesiyle, yorucu olmayan
fakat moral bozan emlak işine girdim. Liseden mezun olduktan sonra açıkcası
benim de pek üniversite okumaya hevesim yoktu. Zaten okuyamazdım da.
Beklentilerimi çok küçük yaşlarda babam yüzünden minimum seviyeye çoktan
indirmiştim. Bana işlediği derin özgüvensizlik, beni şu anki umursamaz,
beklentisiz belki de bir o kadar korkusuz yaptı. Çünkü upuzun senelerden beri
yaptığım her hareketle babamdan aldığımı tepkiler beni özgüvensiz ve pısırık
bir insan yapmıştı. Sonralardan bu özgüven eksikliği yerini hayata karşı umursamaz
bir tavır takınmama sebep oldu. İşte bu umursamaz tavrım, beklentisiz şekilde
yaşamak beni çevremdeki diğer insanlara karşı daha özgüvenli yapmaya
başlamıştı; hatta babama karşı bile. Babamla aramız kötü değildi. Kötü değildi
diyorum çünkü aramızın kötü olması daha sonradan iyi olabileceği manasına
gelebilir. Babamla aramız kronik bir vakkaydı. İkimizin de ruh hali birbirinden
hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kimi zaman sofrada oturup çorba içtiğimizde bile
içimizden birbirimize küfürler ettiğimizi hissedebiliyorum. Birbirini bu kadar
çok sevmeyen iki insanın gün boyu yaşamlarını beraber geçirmesini de ikimiz
açısından büyük bir talihsizlik olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek.
Dediğim gibi
emlakçılık o kadar da zor bir meslek değil fakat moral bozucu bir meslek.
İnsanlardaki çaresiz arayış, ev taşıyacaklarını bildiklerinden dolayı
kaynaklanan keyifsizlik, maddi yetersizliklerini cüzdanlarından çok yüz
ifadelerinden anlamak boş bir evi gösterirken beni emlakçılıktan çok kendi
içimde psikologluğa yönelmeme itiyordu. Kendimi o kadar çok geliştirmiştim ki
daha evin kapısını açmadan evin tutulup tutulmayacağını bile çözebiliyordum.
Benim asıl moralimi bozansa alt zümreden gelen müşterilerin üst zümre
semtlerinden ev bakmak istemleri oluyordu. Kendi içimden '' Etin ne budun ne
görmüyor musun burası size göre değil neyin inadı bu, boşuna orayı göstermiyim
nasıl olsa tutmayacaksın, size şöyle bir ev daha iyi olur.'' demek istiyorum
ancak '' Karşımdaki insanı vuran vurmuş dandik bir emlakçı çocuğu da
vurmasın.'' diyerek, ''Tabi efendim buyrun hemen gidelim.''diyorum. Evleri, alt
zümreden insanlara gösterirken bilerek elit şekilde hizmet ediyorum. Biliyorum ki
artık hayatlarında hangi kademede olduklarını bile sezemez hale gelen bu
insanlara boş bir evi gösterirkenki ilgili, insan konforunu onlara hissettirmek
nedense hoşuma gidiyordu. Tabi fiyatları söyledikten sonra da '' Hadi artık bu kadar yeter on dakikalık toz
pempe hayat bitti. Güzel yerlerde böyle oluyor kapıyı kapatıyorum.'' ortamının
oluşması benim için emlakçılığın en
moral bozucu kısmını oluşturuyordu.
Rutin günlerden bir gün masa başında
gelir gider evraklarını düzenlerken telefon çaldı, arayan tabiki de babamdı. ''
Az sonra eski öğretmenin gelecek Tuncay'ların evini göstereceksin.'' dedi. ''
Tamam.'' dedim ve kapadım telefonu. Gerilmiştim eski sınıf öğretmenimle ortaokul
bittikten sonraki ilk görüşmemizin böyle bir esnaf ortamında olması beni o
zamanki çocuksu çekinikliğime geri götürmüştü. Beş dakikalık bekleyişin sonunda
eski sınıf öğretmenim Nilgün Hanım içeri girdi. Acaba öğretmenim mi desem yoksa
hocam mı desem diye düşünürken '' Hoşgeldiniz
Hocam.'' demeyi tercih ettim ve elini öptüm. '' Hoş bulduk Ercan sen baya
büyümüşün adam olmuşun.'' dedi. '' E hocam 23 yaşındayız artık olsun o kadar.''
dedim. '' Tabi tabi maşallah, boyun posun tam oturmuş yerine.''dedi. Ufak bir
sırıtışla '' Sağolun hocam, isterseniz bir çay söyleyim öyle gidelim.'' dedim.
Bir yandan elindeki kağıtları yelpaze yaparken '' Yok Ercan evladım sağol daha davetiyeleri
dağıtacam. Malum duymuşundur benim oğlan Sertaç evleniyor.''dedi. Sertaç evleniyormuş
peh! ağzına sıçtığım Sertaç'ı ilkokuldayken beni evi çevire dövmüştü. Gördüğüm
vakit hala tedirgin olduğum insanların başında gelen, başarı timsali, lavuğun
tekiydi. '' A öylemi hocam hayırlı olsun. Kiminle evleniyor?'' dedim.'' Üniversitede tanıştığı
Cansu adında bir kızla.' 'dedi. ''Ne güzel umarım mutlu bir hayatları olur.''
dedim. Nilgün Öğretmen '' Sağol evladım.'' dedi. On dakikalık yolculuktan sonra
göstereceğim eve varmıştık. İçeri girdik biraz gezindik ;benim aklıma bizim
ilkokuldaki Ozan gelmişti. '' Hocam bizim sınıfta Ozan vardı şimdi Tokyo'daymış
mühendis olacakmış doğru mu? ''dedim. '' Evet evet doğru ara sıra arar beni
Nasılsınız hocam der, baya başarılı oldu oralarda da.'' dedi. Sonra döndü
tekrar bana ''Şimdi ben bu evi baya beğendim bizim çocuklara kafalarını bir
çatının altına rahatça koyacakları bir ev arıyoruz, burası da uygun gibi
duruyor. Sertaç'ında hayır diyeceğini düşünmüyorum. En uygun fiyatla burası
kaça olur.'' dedi. Tabi ki o mutlu yuvada atomik bir boyutta da olsa benim bir
parçam olmasını istemiyordum ev 180 bin liraydı bense '' 220 bin lira hocam.''
demeyi tercih ettim. '' Çok değil mi biraz daha indirseniz olmaz mı? '' dedi.
'' Hocam bu zaten indirilmiş fiyatı maalasef olmaz.'' dedim. '' Tamam o zaman
biz evde görüşelim bir daha size döneriz.'' dedi. Ben de '' Tamam hocam.''
dedim. Sertaç benden üç yaş büyüktü ilkokuldayken beni rezil eder derecesinde
dövmesi bilinçaltıma altın harflerle kazınmıştı. O zamanki pısırıklığıma sebep
olan nedenler arasına, babamın otoriterliğinin yanına dayak yeme olayı da
promosyon ürünü olarak rahatlıkla eklenebilirdi ve ben eklemiştim. Fazladan
söylediğim fiyatla da hiç pişmanlık duymadım diyebilirm.
23 yıllık yaşantım ortalama bir yaşam
süresinin üçte birlik kısmı demekti. 23 yıllık yaşantı aslen benim yaşantım
değildi, babama ait bir vücudun 23 yıllık kullanım süresiydi. Evet bana dahil
olan bir beyin, kalp, böbrek, ciğer vardı. Bu organların tümü benim vücudum
için çalışıyordu fakat vücudumun bütünü babam için çalışıyordu. Ben ben
değildim başkalarının hayat hikayelerini dinleyen, kalabalıklara dahil olan,
kalabalıkları izleyen, ayrıntılarda boğulan, kimi zaman şehrin ters yerlerinde
içmeyi tercih eden, günde ortalama yedi sekiz aileyle tanışan, uygun olmayan
zamanlarda uygun olmayan tepkiler veren karaktere sahip biriydim. Babamın bu
aralar sık sık bana karaktersiz demesini de uygunsuz kızgınlıklarımdan dolayı
olduğunu tahmin ediyorum. Bir insanı sevebilecek cesarete dahi sahip değilim
ama korkusuzum. Cesaretle korkusuzluk arasında dar bir sokaktayım. Cesaretle
korku arasındaki bu dar sokağa '' Çelimsizler Sokağı '' adını koymuştum. Çelimsizler
sokağı, benim gibi kalabalıklarda bulunan fakat birbirini göremeyenlerin
farkına varmadan girdikleri, kimi zaman farkına varmadan çıktıkları sokaktı.
Çelimsiziler sokağında billboardlar diğer sokaklarınkine göre daha büyük, daha
vurucu ve daha gerçekçiydi. Billboardlardaysa herkesin konserleri, tiyatroları,
kitapları her şeyden öte dalgınlıklarının, dünyada olduklarını unuttukları
dakkaların zamanları bol bol yazardı. Zaten konserler, tiyatrolar,kitaplarda
her daim o dakkaları konu alarak yapılıyordu. Tüm afişlere bakardık bok varmış
gibi, hiç çekinmeden izlerdik sadece. Sokaktan çıktığımızdaysa değişen hiç bir şey
olmamıştır. Tek değişen şey çelimsizliğimizdir. Daha çelimsiz, daha kambur
olmuşuzdur. Çelimsizler sokağı gerçeğin ta kendisi. Tek samimi bulduğum yerdi.
Ağır bir telefon
çaldı, çelimsizler sokağından aniden çıktım ve '' Efendim baba.'' dedim.
Dükkanı kapat aşağı gel gidiyoruz senle bir şey konuşacam çabuk ol.'' dedi. Ses
çok kızgındı derin bir tartışma olacağa benziyor. Dükkanı kapadım indim aşağı
'' Noldu baba?''dedim. '' Elinin körü oldu. Nilgün hanıma 40 bin lira fazladan
söylemişin fiyatı hıyar.'' dedi. '' Evet öyle yaptım çünkü o kadar istiyorum.''
dedim. Elinde çay vardı iş hanının girişindeki girişe çayı koydu. '' Lan
eşekoğlueşek sen kimsin de benim yerime eve fiyat biçiyorsun karaktersiz!.''
diye bana bağırdı.'' Baba ayıp oluyor bak
milletin ortasında, kalabalıktayız böyle bağırma.'' dedim. '' Senden mi öğrenecez
neyin ayıp olup olmadığını pezevenk.'' dedi. Sinirlerim alt üst oldu bizim
arabanın yanındaydım babamla aramda hemen hemen dokuz on metrelik bir mesafe
vardı. Elimi yumruk yaptım bizim arabanın kelebek camına vurdum camı indirdim
aşağı. Madem ona zarar veremiyorum bari arabasına zarar veriyim. Babam köpürdü
ayağının ucundaki taşı aldı bana fırlattı. Şerefsize askerde sanki taş atmayı
öğretmişler tam kaşımdan vurdu. Yere yığıldım, kaşım açılmıştı. Babam koşa koşa
yanıma geldi, yarama baktı '' Açılmış bu. Kalk oğlum hastaneye gidelim.'' dedi.
Ayağa kalktım, hastaneye gittik. Kaşıma dikiş attılar.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
ANKARA
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama çok keman çalınsın balolarında diye yapılmış gri sisli binalar...
alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde çok sigara içen öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya, yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya beşik kertilmiş olan dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük
elleri ararat'ın kız
yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana ankara'da,
yoksa bugün bir hayat yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki Belki bu fiim hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar. asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana ankara'da,
yoksa bugün bir hayat yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki Belki bu fiim hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar. asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.
20 Mayıs 2012 Pazar
Tek Vesait
15 Mayıs 2012 Salı
SİT ALANI
Hayat
beni çokdan bunaltmıştı. Lanet ediyor, sıkılıyor üstüne de beni sevmeyen bir
kızı seviyordum. O da yetmiyormuş gibi en yakın arkadaşım andavalın tekiydi.
Tenefüslerin bile tadı kalmamıştı. İlkokulun en manasız sınıfı olan üçüncü sınıftaydım.
Üçüncü sınıfda olmam beni iyice delirtiyordu, en azından birinci ve ikinci
sınıfda çocuk oluduğumu anlıyordum, ona göre hareket ediyordum, dört ve beşte artık okulun büyüklerinden
olacağımı biliyordum ama üç de neyin nesiydi. Öğretmenim moruğun tekiydi, bana
takıktı bende ona takıntılıyım orası ayrı, o beni sevmiyorsa ben onu iki kat
sevmiyordum. Nasıl geçecek bu adamla iki
sene daha düşünmesi bile yoruyordu beynimi. İşler aslında o kadarda kötü
değildi, annem ve babamla aram iyiydi. Derslerimin kötü olmasına rağmen o kadar da ağır bir tavır
takındıklarını düşünmüyorum. Gerçi bir kere babamla derin bir sürtüşmem olmuştu
hakketiği lafı ona söylemiştim ama baba işte naparsın gazeteyi dürüp ağzıma
çarpmıştı. Evden kaçıp gidip bir oto saniyide çalışmayı düşünmüştüm fakat bu
gidişimin onları yıpratacağını bildiğimden dolayı amacımdan vazgeçmiştim.
Emel,
sınıfın en güzel kızıydı. İp atlarken dalgalanan saçlarını saatlerce
izleyebilirdim. Bunu izlemek için her şeyimi verebilirim. Örnüğünün yakası bile
sınıfdaki diğer kızlardan daha güzel, daha kalite duruyordu. Belliki annesi
olsun babası olsun zevkli insanlar. Ne şansdırki aynı mahallede oturuyorduk.
Dışarda onu sivil kıyafetle görmek aklımı ayrı bir karıştırıyordu. Kaltak karı
giyinmesini iyi biliyordu. Herşeyiyle
ona aşıktım, Emeli en ince ayrıntısına kadar irdeliyordum, gülmesi
hoşuma gitsede içim burkuluyordu. O güldüğü zaman bana daha ulaşılmaz geliyordu.
Çünkü onu güldüren sebebin ne olduğunu merak ediyordum. Aklımdan ‘‘Ona seni
seviyorum Emel ’’ dediğim zaman yüzünü somurtup gülmenin zıttı olan
somurtkanlığı yüzüne takıp ‘‘Nediyosun sen be salak mısın ’’ diyeceğini
biliyordum. Of! kahroluyordum. Ona yakın olmam için Alper denen gerizekalı bir
arkadaşımın olması lazımdı. Çünkü Alperler Emellerle aile dostu gibi bir şeydi.
Sık sık birbirlerine misafirliğe giderlerdi. Bu sebebden dolayı Alper ailesiyle
beraber Emellere giderdi. Zihinimin içinde acaba Emelin odası nasıl ki diye
sorular sorup odasını hayal ederken Alper dangozu onun odasının bizzat içinde
Emelle beraberdi. Alperler Emellere her oturmaya gittiğinde ertesi gün okulda
Alperi kenara çekip ‘‘ Anlatsana nasıldı? Kıyafeti nasıldı? Ablasıda mı
sizleydi? Hiç benden konu açtın mı? Ne diyor benim hakkımda? ’’ tarzı bunaltıcı
sorular soruyordum ve hep içi boş cevaplar alıyordum. Çünkü Alper pısırığın
teki bir dangalaktı. Her daim Emellere gitmeden önce konuyu benden aç dediğimde
bırakın konuyu benden açmasını gidip kızla iki çift laf bile edemiyordu. Mal
gibi misafirliğe gittiği evde ödev yapıyordu.
Emel ve Alper’in aileleleri
bizimkilere göre bir kaç gömlek üst kademedendi. Onların aileleri Kardemir’de
yönetici pozisyonundayken bizimkiler memur sıfatındaydı. Ne şansdırki
yönetici lojmanlarının bitimine doğru memur
lojmanları başlıyordu bu durum Emeli daha çok görmeme imkan sağlıyordu. Okul da
olsun mahalle de olsun genelde ona yakın yerlerde oynamayı tercih ediyordum. Ona
yakın bir yerlerde oynamak , onunla aynı işi yapmak bile beni mutlu ediyordu.
Günlerden
bir gün televizyonda yarın akşam yayınlanacak film fragmanı gördüm.Film, Amerika’da gazete dağıtan çocuklarla
ilgiliydi. Çocuklar sabah gazete dağıtıyor akşam ise mahallenin ortasındaki
ağacın üstüne yaptıkları eve çıkıp hasılatı topluyorlar, yarın ne yapacaklarına
dair planlar yaptıktan sonra evlerine dağılıyolardı. Film ilgimi çekmişti,
filmi izliycektim. Ertesi gün akşamı filmi izlemiştim ve çok beğenmiştim.
Özellikle ağacın üstündeki tahta ev çok hoşuma gitmişti. İçimden ‘‘ Keşke böyle bir ev bizimde olsa iyi
anlaşan arkadaşlarla burda vakit geçirsek .’’ diye geçirdim. Tabi bu cümleler
hep lafda kalıyor, keşkelerin kol gezdiği cümleler yakamı bırakmıyordu. Filmi
izledikten sonra direk yatağa yattım. Malum yarın okul vardı. Kahrolası okula
vardım. Bu okulun tek çekilir yanı Emel’di. Dersde bol bol onu izliyordum.
Böylelikle tenefüs hıphızlı geliyordu. Tenefüs olmuşdu kantinden bir vişne suyu
bir de simit alıp duvara oturdum, Alper’de yanımdaydı. Alper’e döndüm ‘‘ Dünki
filmi izledin mi? ’’ dedim. Döndü bana baktı ve tabiki de ‘‘ Hayır izlemedim.
’’ dedi. ‘‘ Alper sen nasıl bir
bozgunsun, nasıl bir mağlubiyetsin lanet olası arkadaşım nerden girdin
hayatıma.’’ diye içimden geçirdim. Baktım yüzüne ‘‘Aferin iyi yapmışın.’’
dedim, vişne suyundan çektim biraz kendime geldim. Derken arkadan bir bayan
sesi ‘‘ Ben izledim. ’’dedi. Aman tanrım bu o, bu onun sesi. Nerde yaşıyorum?
Ben kimim? Ayaklarımda çorap var mı? Kalbim kaburgalarımı zorlamaya başladı on yaşındaki
bir insanın kaldıramayacağı şeyler bunlar. Emel resmen benle konuşuyordu ulaşılmaz
dağın zirvesi ayaklarımın altındaydı. Tüm evreni buradan rahatlıkla izliyordum.
Evet Murat sen sakin adamsın rahat ol ve ‘‘ Gazeteci çocuklardan bahsediyorsun
değil mi ? ’’ sorusunu Emel’e yönelt. Bir derin nefes ve peşi sıra sorumu
sordum. Emel geldi yanıma oturdu ‘‘ Evet o filmden bahsediyorum çok güzeldi
keşke öyle bir hayatımız olsa.’’ dedi. Bir yandan yıkılıyordum bir yandan
şahlanıyordum. Uzakdan izleyip hayranlıkla takdir ettiğim insan yanımda oturmuş
benle sohbet ediyordu. Ne kadın ama şuna bak hayalimiz bile aynı. Biliyordum
Emel sen de hayatın feleğinden geçmemişin ama nasıl bir şey olduğunu az çok
görüyorsun helal olsun sana. Aynı fikire sahip olmamız bana özgüven vermişti.
Tabi bu sırada Alper gözlüğünü çıkarıp örnüğüyle temizliyor nezle olduğundan
dolayı sümüklü burnunu sümkürüp duruyordu. Dedim ya özgüven gelmişti ikinci
cümlem hazırdı ‘‘ Hep öyle bir ağacın üstünde evim olsun istemişimdir.’’dedim.
Kalbim artık bana ayıp etmeye başlamıştı yeter artık biraz daha yavaş atsan
olmaz mı, sanki yüzümün kızarıklığı yetmiyormuş gibi kalbimin ritmiyle de
mücadele ediyordum. Emel’de meyve suyu içiyordu o sırada kafasını sallayarak ‘‘
Evet o ev çok güzeldi, hasılatı toplayan kızın yerinde olmak o kadar çok
isterdimki.’’ dedi, meyve suyunu içmeye devam etti.
Durdum ve amansız ve ucu
gözükmeyen planımı devreye sokdum. Sonunu düşünmeden ‘‘ Aslında farkettiysen
bizim orda bir ağaç bu evin yapımı için çok uygun ben bayadır bu evin projesi
üzerinde kafa patlatıyorum, sonuca da yavaş yavaş ulaştım. Galiba bu evi
yapabiliriz.’’dedim. Gözlerini birden açarak ‘‘ Gerçekten böyle bir fikrin mi
var? ’’ dedi. ‘‘Tabiki de var ben
tahtaları, Alper çivi ve çekiçleri getirecek haftaya cuma yapmaya başlıycaz cumartesi
günü biter. ’’ dedim. ‘‘Ben de katılabilirmiyim, hem bende içini düzenlerim ona
göre evden eşya getiririm.’’dedi. Bana benimle olmakla ilgili soru soruyor,
benle konuşuyor, beni benden ediyordu. Sakin ol Murat bir daha derin nefes al.
‘‘Aslında kalabalığa ihtiyacımız yok ama tabi neden olmasın yardımcı olmana
sevnirim. ’’ dedim. Aslında bu cümleyi kendime yakıştıramadım. Kusursuz heykel,
ulaşılamayan şehir gözüyle baktığım birine böyle dememem gerekir. ‘‘ Tamam o
zaman cuma görüşürüz.’’ dedi. Bana ciddi manada ‘‘ Görüşürüz ’’ dedi. Resmen onunla randevulaşmıştım.
Fakat bir sorun vardı ortada ne plan ne de onu yapabilecek mantığa sahiptim. Eve
vardığımda baykuş gibi düşünmeye başladım. Aklıma en ufak bir fikir bile
gelmiyordu. Üstüne beni zora sokacak sorular peşimi bırakmıyordu. Tahtaları,
çivileri ve gerekli aletleri nerden bulacaktım. Karamsarlığın dibini bulmuştum.
En ufak ışık belirtisi aydınlık çıkış noktası bulamıyordum. Ne olabilir? Bu işin
altından nasıl sıyrılabilirim? Büyük birilerine danışmam lazım yoksa Emel’i
elimden tamamen kaçırabilirdim. Üstüne Emel’in gözünde yalancı durumuna da düşerdim.
Ayakda durmasını bilmen lazım, Murat şimdi pes etme vakti değil. Hemen gidip
mahallenin abilerine danışsam iyi olacak. Hem onlar beni babamdan ötürü çok
severler. Çünkü babam aynı zamanda eski bir futbolcuydu ve buraların gençleri
onun futbolculuk zamanı efsanelerini bol bol dinler heycana kapılıp onu örnek
alırlardı. Aynı zamanda kendisi çok iyi bir forvet oyuncusu olup ayıptır
söylemesi onun için gol atmaktan öte fileleri delmek daha mühimdi. Babamın
mahalledeki bu şanı ilk defa gerçek manada işime yarayacaktı.
Fuat abinin karşısına dikildim. Durumu en
ince ayrıntısına kadar anlattım. Fuat abi biraz durdu ‘‘ Güzel fikir aferin hem
bizim mahalle takımınında klüp binası olur sen dert etme biz o işi ayarlarız.’’
dedi. Sonra durdu durdu ‘‘ Sen aşık mı oldun lan! ’’ dedi, kafama vurdu ve
gitti. Fuat abi çocuğum olsun adını Fuat koyacam, o kadar rahatladımki tüm
korkularımı anında içimden çektin aldın. Artık gönül rahatlığıyla yatıp bir an
önce cuma gününün gelmesini bekleyebilirdim.
Cuma
günü gelip çatmıştı. Fuat Abi ve arkadaşları ellerinde kerpetenler, tahtalar,
çivi tenekleri ve sayamadığım ismini bile bilmediğim aletlerle ağacın dibine
gelip işe başlamışlardı. Emel bu kadar büyük insanlarla beraber beni görünce
ne olduğunu tam idrak edememişti. Çünkü o bu işi üç kişi yapacağımızı sanıyordu
oysa Alper ortalarda bile yoktu. Fuat abi ve ekibi arasıra mola veriyolardı. Molalarda
Sevinç Abla'nın limonatasından içip biraz dinlendikten sonra işlerine devam
ediyorlardı. Cumartesi akşamı olduğunda ortaya inanılmaz, müthiş ve masalsı bir
iş ortaya çıkmıştı. Ev gerçekten filimlerdeki gibiydi. Ben ve Emel’in sarayı,
mahalledekilerin ise kulüp binasıydı. Emel ağacın üstündeki eve bakınca adeta
büyülenmişti ‘‘ Çok güzel olmuş Murat
burası.’’ demişti. Benim ismim onun ağızdan dökülmüştü aynı zamanda bende
dökülmüştüm. Resmen benim ismimi söyledi kendi adım kendime hiç bu kadar hoş
gelmemişti. ‘‘ Planın gerçekten çok yaratıcı olmuş, buraya en güzel eşyalarımı
getircem.’’dedi. ‘‘ Tabi getirsen benim
açımdan hoş olur.’’ dedim. ‘‘ Benim eve gitmem lazım geç oldu.’’ diyerek evden
aşağı sokağa indi, evine doğru yürüdü bende evin camından doğru onu izledim.
Bir hafta boyu eve özen
gösteriyor en ufak ayrıntısına kadar güzel eşyalar koyuyorduk herhangi bir
yerine zarar gelmemesi için yoğun çaba harcıyorduk. Emel’le aramız çok iyi
gidiyordu bu ev sayesinde onunla tanışmış ona kendimi kabul ettirmiştim. Artık
onunla konuşmaya yavaş yavaş alışıyordum belki de dünya üzerinde işi en düzgün
giden insan bendim. Taki o lavuklar gelene kadar. Güzel bir haziran gününde yemyeşil Yenişehir
sokaklarında Kardemir'e ait bir araç ağaç evin önünde durmuş, üç kişi ellerinde
telsizle Emel’le benim sarayımızı gösteriyor, onun hakkında konuşuyorlardı.
Aralarında agresif görünümlü olanı ‘‘Yahu burası sit alanı burda bizim
haberimiz olmadan eve çivi bile çakamazsınız.’’ diyordu. Diğer iki kişi ise
telsizle yeri belirtiyor gerekli araçların gelmesi için beni yıkan sözler
söylüyordu. ‘‘Defolun lan evimden,evimizden, kulübemizden.’’ diye haykırmak
istedim ama nerde bende o cesaret. Bir çalının arkasına gizlenmiş olan biteni
izliyordum. Mahalleli toplanmış ‘‘ Noldu? Hayırdır? ’’ sorularını birbirne sorarken
lanet olası sarı dozer çokdan gelmişti. Yarım saate kalmadan sarayımızı ve
hayallerimi yıkıp defolup gitmişlerdi. Emel’e ulaşmam için tek köprü orasıydı.
Artık o köprü bir daha yapılmamasına yıkılmış, altından akan suyun içine
karışıp yok olup gitmişti. Tıpkı umduğum, düşlerini kurduğum fakat şimdi olması
imkansız Emel’le geçireceğim günler gibi dandik bir sarı dozerle hepsi yok olup
gitmişti.
Ev yıkıldıktan sonra Emel’le
mahallede görüşmelerimiz azalmıştı. Okuldaki sohbetimiz ise tenefüslerin
elverdiği sürece gerçekleşiyor kimi zaman görüşmediğimiz günler bile oluyordu.
Gün geçtikçe Emel evi unuttu. Bense Emel’i unutamadım.
9 Mayıs 2012 Çarşamba
İleri Alalım Saati
-Afiyet olsun beyler!
-Eyvallah!
-Biz su
içcektikte.
-O zaman tam yerine geldiniz. Su içmek için en güzel çeşmedir.
-Şehir
merkezine daha çok var mı?
-Ne için
lazımdı bizim şehir merkezini pek soran olmaz da.
-Ankara’dan
geliyoruz televizyon vericisi getirdik.
-Öyle mi ne güzel. Ne vericisi?
-Beyefendi sudan daha iyi güzel bir şeyimiz de var isterseniz.
-Sağol ben bu saatde almıyorum.
-İleri alalım saati.
-Çetin Bey
hadi daha bekliycekmiyiz?
-Versene şu
rakıyı bilader. Bu kadın var ya, manyağın teki kardeşim. Katil olmam an
meselesi. Bu bahsettiği Bünyamin Bey var ya bizim genel müdür yardımcısı. Şimdi
Bu Bünyamin Bey’in karısı bu ikisini yatakda yakalayınca bu orospuyu da buralara
gönderdi. Bütün bunlar Bünyamin beyin başının altından çıkıyor. Oysa kadın
herifin altından çıkmıyor. Bütün mesele bundan ibaret işte. Oh be rahatladım.
Hadi eyvallah.
-Güzel
içiyor adam.
-Vallahi
güzel içiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























