11 Temmuz 2012 Çarşamba

Fiyasko Mahkumluk


                Yaklaşık bir saat on altı dakikadan beri dönüyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikadan beri duruyoruz. Yaklaşık bir saat on altı dakikdan beri küfür işitiyorum. Akılsız başın cezasını ayaklarımla çekmesemde sağolsun arkadaşlarım küfürlerini benden eksik etmeyerek manen güzel bir ceza tattırıyorlar. Haklı olduklarını bildiğim için susuyorum. Malasef ne ölmüşe ne de olmuşa çare var, durup beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bizde bekliyoruz. Sanırım sonunda hüsran keskin bıçaklarıyla kollarını açmış bizi bekliycek. Ahlaksızlık yaptığımı sanmıyorum ama sanki zamanlamam yanlıştı. Bazen insanlar olması gereken yerde olması gereken olayları yaşar. Fakat ben olmam gereken yerde hemde tam olarak olmam gereken yerde kesinlikle olmaması gereken olaylar yaşadım. Buna arkadaşlarım aptallık, sonu düşünülmeyen ahmaklık veya sünepelik olarak adlandırsada, ben tam olarak yanlış zamanlama, olmaması gereken karakterlerin var oluşu ve gereksiz cesaret birikimi sonucu patlama olarak adlandırıyorum. İnsan bu sonuçta kullanma klavuzu yok ki kontrol edesin. Ne biliyim matematiksel bir denklem değilki çözesin. Bazen oluyor böyle hatalar. Bu olayda yani şu an tam olarak bir saat on yedinci dakikaya girdiğimiz bu olayda onlardan bir tanesi. Arkadaşlarım kızgınlıklarını biraz olsun azaltmışa benziyor.Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
                ‘‘ Bak sıkıntı olmasın? ’’ diyerek meraklı, meraklı olduğum kadar olumlu cevap beklediğim soruyu sordum bizim Sefa’ya. Sefay’sa ‘‘ Merak etme dostum bana güven o iş bende.’’ dedi. Sefa’nın cevabı hiç güven vermedi. Güvenmek zorundaydım, güvendim ama o kadar da umut bağlamadım. Sefa ‘‘ Sen rahat ol ben şimdi Bahar’ın yanına gidiyorum hem ne zamandır konuşmuyoduk, bana hayır demez çıkışda durağın orda ol hadi görüşürüz.’’ dedi ve sınıfı terketti. Gerçek şu ki ben Bahar’dan hoşlanıyordum. Güzel bir kızdı. Güzelliği kadar insalığı da iyiydi diyemiycem. Tamam kötü birisi değildi yani olması gerektiği gibi bir insandı. Herneyse lise birde aynı sınıfta olduğum sıra arkadaşım Sefa ( lise ikiye geçince ayrılmak zorunda kaldık o sayısal sınıfına geçti ben eşit ağırlık sınıfına geçtim.) arkadaşı olduğu Bahar’la beni aynı mekanda bir araya getirme amacıyla Bahar’ın yanına gitti. Bahar’la diyaloğum vardı ama naber, nasılsınla sınırlı kalan bir diyalogdu. Ben sınırlı olan bu diyaloğumuzu biraz daha ilerletmek, sonrasında malum içimde beslediğim duyguları ona açmak istiyordum. Çekingen birine göre hayli uçuk düşünceler ama insan kendini alı koyamıyor. Galiba Bahar’a karşı ruh halim takıntılı bir hal almaya başladı.

Zil çaldı, merakla okulun çıkışındaki durağa yürüdüm. Tabiki Sefa’dan önce ordaydım. Sefa okulda bir çok insanla muhabeti olan tiplerdendi o yüzden sağda solda gördükleriyle konuşmaktan bu tarz buluşmalarda illaki geçikme yapardı. Geçikmeye sabırsızlığımda eklenince bekleyiş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Biraz vakit geçtikten sonra Sefa ufukta göründü. Yanıma sırıta sırıta gelip ‘‘ Hadi yine iyisin ne ısmarlıyon bana? ’’ dedi. ‘‘ Noldu iş tamam mı? ’’ dedim. ‘‘ Lunaparka gidiyoruz ama biraz kalabalık olacaz altı yedi kişi falan artık ondan sonrası sana kalmış.’’ dedi. ‘‘ Lunapark mı? ’’ dedim. ‘‘ He lunapark haftasonu oraya gideceklermiş bende bizde gelelim dedim oğlum yüzsüzlük yaptım buna da şükür ama merak etme surat asmadı ‘‘ Eski sınıf buluşması olur güzel olur.’’ dedi senin anlıycağın iftara gider gibi lunaparka gidecez artık top sende.’’ dedi. ‘‘ Olsun lunapark munapark aynı yerde olalım yeter.’’ dedim.  Sefa ‘‘ İyi hadi ben gidiyorum bi sigara versene.’’ dedi. ‘‘ Kalmadı. ’’ dedim. ‘‘ Hadi görüşürüz. ’’ dedi ve gitti. Ben de evin yolunu tuttum.
                Yedi kişiydik. Kalabalık şekilde lunaparka doğru yürüyorduk. Bu kalabalık kitle de ona ulaşmak haliyle zor oluyordu. Ara sıra muhabete ortak olup iki çift kelilme etsemde yoğun şekilde konuşmamız için gerekli ortam lunaparka gittiğimiz yol boyunca oluşmamıştı. Lunaparka girip biraz oturmak için lunaparkın içindeki açık cafeye gittik, oturduk. O sırada Bahar gruptan uzaklaştı atlı karıncaların biraz açığında orta yaşlı bir adamla konuştu ve tekrar aramıza katıldı. Yanımdaki sandalyeye oturdu. Bahar’ın orta yaşlı o adamla ne konuştuğunu merak ettim. Yanıma oturması merakamı hemen unutturdu. Sanki elime altın tepside sunulmuş bir fırsat geçti diyebilirim. Konuyu lise birdeki mizahi hocamız Cengiz Hoca’dan açtım. Tam isabet hedefi on ikiden vurdum diyebilirim masada Cengiz Hoca hakkında baya bir konuşma oldu, konuşmanın yanında araya serpiştirdiğim espirilerle kahkaha sesleri eksik olmadı diyebilirm. Kendimden beklemediğim bu performansı, Sefa gözüyle şaşırırcasına bana bakarak beni takdir ediyor gibi duruyordu. Onun o bakışı bana dahada özgüven vermişti. İlerleyen her dakika Bahar’la naber nasılsınla sınırlı kalan diyaloğu ilerletiğimi hissettim. Gün olabildiğine güzel devam ediyordu.‘‘ Hadi gondola binelim, hadi halka atalım, hadi şuna binelim, hadi şundan çıkalım’’ derken sıra günün son bineceğimiz eğlence aleti olan dönme dolaba geldi.
 Dönme dolabı kontrol eden adamın, Bahar’ın atlı karıncaların ilersinde konuştuğu adamla aynı olması eski unuttuğum merakı yeniden gün yüzüne çıkardı ama şu an onu düşünemezdim çünkü gün boyu Bahar’la yaptığım her konuşma beni iyice cesaretlendirmişti. Hatta ona içimdeki duyguları söyleyecek kadar cesaret kaplamıştı içimi. Bahar ve üç arkadaşı dönme dolaba bizden önce bindiler. Ben,Sefa ve Orhan onlardan sonra bindik. Dönme dolap dönerken ara sıra birbirmize laf atıyorduk. ‘‘ Arkanda akbaba var dikkat et , şu sana doğru gelen uçak mı ’’ tarzı espiriler havalarda uçuşuyordu. Bende bu fuzuli laflar arasında cesaretimi toplayıp dönme dolap en yukardayken Bahar’ların bindiği kısma doğru bağırıp Bahar’a içimdeki duyguları açacaktım. Bahar’ların oturduğu kısım en yukardayken ben bizim oturduğumuz kısımdan ayağa kalktım. ‘‘Bahar! ’’ diye bağırdım. Bahar’da espiri yapacağımı sanarak ‘‘ Efendim Oğuz! ’’ diye bağırdı. Biraz bekledim ve‘‘ Seni seviyorum! ’’ diye bağırdım. Orhan ve  Sefa ‘‘ Nabıyon aptal ’’ diyerek gömleğimden tutup çektiler yerime oturttular. Bahar’da sustu, sanki tedirgin oldu diyebilirim. Sefa ‘‘ Lan gerizekalı dönme dolabın başındaki adam Bahar’ın amcası, olur olmaz yerde ne bok yiyon sen.’’ dedi. Şaştım kaldım ‘‘ Sen ciddi misin? ’’ dedim.  Sefa da‘‘ Evet angut ciddiyim aşağı inince nolcak bakalım.’’ dedi. Bahar’lar dönme dolaba bizden önce bindikleri için dönme dolaptan bizden önce indiler. Amcasıyla biraz konuştu ve bizi beklemeden arkadaşlarıyla beraber lunaparkın içindeki cafeye doğru yürüdüler. Dönme dolaptan inme sırası bize geldiğinde Bahar’ın amcası ‘‘ Siz durun çocuklar benden olsun inmeyin.’’ dedi. Yapacak bir şey yoktu inemedik. Beş dakika geçti tam inecekken ‘‘ Yok çocuklar siz inmeyin benden olsun devam edin.’’ dedi, devam ettik. Beş, on, yirmi derken şu an tam olarak bir saat on dokuzuncu dakikaya girdik.Periyodik olarak lunaparkdan otuz metre aşağı inip, otuz metre yukarı çıkıyoruz. Bunun sonu ne olcak hakikatten bilmiyorum. Şansızlığın altına yakışmayan bir imza attım, parmak bastım. Arkadaşların küfürleri biraz olsun hafifledi. Bekliyoruz ve dönmeye devam ediyoruz.
               
                 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

2 HAFTA ODA


          Köşedeyim elimden geldiği kadar en köşedeyim. Bu oda benim mezarım olacak o mezarı köşelerde arıyorum yine kapandım, yine arıyorum, bir şeyler arıyorum. Suskunu oynuyorum, pısırıklığı sürdürüyorum. Malesef kendimi yine izole ettim. Bu bana karşı yapılmış bir imtihan olmamalı benim kendime yaptığım yanlış sorularla hazırlanmış bir test olmalı. Adımı soyadımı yazmadan verdiğim kağıtlardan biri olmalı. Kendimi odaya kapatıp nerdeyse tuvalete bile gitmedğim sekizinci gündeyim. En basit tabirle korku bünyemi sardı diyebilirim. En kötüsü de tedirginlik var üzerimde ve tedirginliğe karşı vücudumun herhangi bir bağışıklık geliştirmemesi manevi açıdan beni yoruyor buna ek olarak kendimi güçsüz hissediyorum. Sanki kendimi her an köpek ısıracakmış gibi hissediyorum, çöp konteynırından aniden üzerime bir kedi sıçrıycakmış gibi oluyor yada aniden geçirelecek trafik kazasının ilk maduru ben olacakmışım gibi düşünüyorum...
            Adım Saffet, kendime ait bir evim var, profesyonel kemancıyım. Kendime ait olan bu evi kemanım sayesinde kazandım diyebilirim. Kemanım sayesinde bir çok yiğenimi evlendirdim. Malesef çocuklarımı evlendiremedim çünkü çocuğum yok ve beraber çocuk yapacak kadar sevdiğim bir kadın hiç bir zaman hayatıma girmedi. Daha doğrusu buna ben izin vermedim. Dediğim gibi tedirgin birisiyim bu tür ilişkilerde tedirginliğim hat safahalara ulaşıyor. Çünkü bir bayanı kaldıramayacak kadar duygusal biriyim. Normal akan zamanda genel halim tedirginken üstünede o derin mevzulara girmek kendi açımdan manevi çöküntülere sebebiyet verebileceğini düşünüyorum. Komşular beni baya severler bilhassa bende onlara saygı duyarım. Tam manasında etliğe sütlüğe dokunmadan evine girip çıkan bir komşu imajım olduğunu biliyorum. Hatta benim hakkımda bekarlığımdan dolayı ara sıra dedikodular yapılıp  ‘‘ İyi birisi ama sanki biraz çatlak gibi.’’ tarzı cümlelerin kurulduğunu düşünüyorum. Doğal olarak bunu kabul etmek lazım. Bende komşularımla aynı fikirdeyim.

             Isparta’da oturan amca oğlum Mürsel elinde uduyla kendine mısırlı imajı versede udunu çaldığı vakit Uzakdoğu’dan Avrupa’ya bütün medeniyetten insanların ondan etkilenebileceğine inanıyorum. Evet abarttım biraz o zaman şöyle diyim; dört ay çaldığında otuz iki bin lira para kazanabilecek kadar güzel çalıyor dersem Mürsel'i daha ölçülü  biçimde övmüş olabilirim. Amca oğluyla aram sade şekilde anlaşan iki kardeş gibi diyebilirim. Dört ay Ankara’da kimi zaman lüks otellerde kimi zaman orta dereceli restoranlarda kimi zamansa pavyonlarda çaldığımız vakitlerde ki bu vakitler genelde Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsar, işte bu dört ayda mevsimlik işçi gibi yediğimiz içtiğimiz bir gider. Ama Ekim ayı başlayıp gelecek Haziran gelene kadar ayda bir telefonla görüşürüz, ne ben Isparta’ya giderim ne de o Karabük’e gelir ama ikimizde birbirmizi düşündüğümüzü aklımızdan geçirdiğimizi biliriz. Mürsel yaz geldiğinde Ankara’daki bağlantılarıyla hem bana hemde kendine iş bulur beraber çalışırız. Yazın çalışarak kazandığımız parayı kışın bir aksilik çıkmazsa harcarız. Kışın arasıra paraya sıkıştığım vakitler Karabük’de çeşitli yerlerde iki üç aylık iş bulup kışı geçirirdim. Genelde kışın iş bulmama gerek kalmazdı. Çünkü ben de Mürsel'in udunu çaldığı etkide keman çalardım, kazancımız hemen hemen aynıydı.
            Yine Haziran gelmişti Mürsel bu sefer tam olarak güzel bir yer bağlayamamıştı tabi bu durum sadece ilk ve son ay için geçerliydi temmuz ve  ağustosta daha elit yerlerde çalacaktık ama şimdilik bir pavyonda çalıp akşamları pavyonun anlaştığı otelde kalacaktık. Bir ayımız pavyon ve otel arasında mekik dokumakla geçecekti. Ellerimizde enstrümanlarımızla çalıp çalıp para kazanacaktık. Tabiri caiz ise tam bir karıncaydık. Karabük’ten Ankara’ya gidenler bilirler eğer sabah beş arabasıyla gidiyorsanız otobüs tıpkı ambulans gibidir. Nerdeyse tüm koltuktaki yolcuların hastanede bir doktorla randevusu vardır. İnsanlar uykusuz, mutusuz ve hastadır. Bende bu durumu unutup malesef hep sabah beş arabasıyla gitmeyi tercih ediyordum.

Tedirgindim bunu üçüncü kez söylüyorum ve her an bir şeyler olacak gibi hissediyordum. Her an bir şey olacakmış gibi hisseden bir insanın pavyonda keman çalması sonrada o pavyonun anlaşmalı olduğu otelde kalması hiç ama hiç doğru değildi fakat kışımız yaza muhtaçdı yapacak bir şey yoktu. Önümde konsomatrisler, hayat kadınları, onlarla sevişmeyi planlayan insanlarla doluydu ve Mürsel’le ben de onlara çalıyorduk. Gerçekten güzel çalıyorduk oysa ki bundan anlayanların olmayışı haydut görünümlü insanların sahneyi kuşatması beni üzmesede sinirlendiriyordu. Haksızlığa uğramış gibi davranmama sebebiyet veriyordu. Kafamda aniden şişe patlıycakmış gibi fikirlerin canlanması elimdeki kemanı sürekli düşecekmiş gibi tutturuyordu. Mürsel’in ise çevresindeki insanlar umrunda olmamıştır iki kadeh rakıdan sonra susar, sadece udunu çalardı bense durmadan sağımı solumu kollayarak kemanımı çalardım. Ara sıra  iki hafta boyu odaya kapanma huyumun buralarda cereyan etmesi benim açımdan hiç ama hiç uygun olmaz. Ama nedense bu aralar cereyan edecekmiş gibi oluyor. Her biten günden sonra burdan çıkmama yirmi iki gün kaldı, burdan kurtulmama on bir gün kaldı tarzı sayıklamalarımın olduğunu bile hatırlıyorum.
         Otelden çıkmamıza sekiz gün kala Mürsel’le odada oturmuş televizyon izliyorduk. Gerginliğim devam ediyordu. Mürsel’e ruh halimi elimden geldiği kadar çaktırmamaya özen gösteriyordum. Mürsel böyle durumlarda ilk başlarda alttan alır sonradan abartmıyormusun diye başlayarak konuşmasının sonunda beni fırçalayarak bitirirdi. Ben tam bu gerginliği yaşarken odamızın kapısına sanki dışarıda alacaklı biri varmış gibi bir hayat kadını sert ve seri şekilde vuruyordu.  Panik oldum heycanladım Mürselse olayı şaşırmakla karşıladı. Karşı odada kalan hayat kadınlarından biriydi. Çığlık çığlığa ‘‘ Açın kapıyı abi nolur.’’ diye bağırıyordu. Mürsel ‘‘ Sakın açma.’’ dedi. Karşı odalarda haftada bir böyle kavgalar çıkar ve başkalarına muhtaç olan bu insanlar çevredeki odalardan yardım isterdi. Mevzuda genelde müşterileriyle alakalı olurdu. Ama sanki bu sefer mevzu daha farklı gibi duruyordu. Kadın tekrar ‘‘ Abi çocuğum ölüyor yardım edin nolur.’’ diye tekrar bağırdı. Mürsel kalktı kapının kilidini iki kere çevirdi kadının kucağında çıplak, üzerinde köpük olan, nefes alamamasından dolayı yüzü kızaran bir çocuk vardı. Kadın ‘‘ Abi çocuğu yıkıyordum boğazına köpük kaçtı temizliyemedim çocuk nefes alamıyo nolur yardım edin.’’ dedi. Mürsel, ben ve hayat kadını taksi tutarak hastaneye gittik. Doktorlar gerekli müdaheleyi yaptıktan sonra odalarımıza geri döndük. Kadın bize bol bol dua ve bol bol teşşekür etti Mürsel ‘‘ Nedemek herkes olsa aynısını yapardı.’’ dedi. Her yaz mevsiminde olmasada bazı yazlar böyle anıların olduğu oluyordu. Yaşımın elli iki olmasına rağmen böyle olaylar hala bilinç altımda bir yerlere kazınıyordu, etkileniyordum. Kendimin ‘‘ iki hafta oda ’’ diye ad koyduğum nöbetlerin kışın nadirde olsa beni bulmasında bazı yazlar yaşanan bu olayların, doğuştan beri var olan tedirginliğimin ve dozunda olmayan duygusallığımın katkısı geçen her yıl sanki daha da artıyormuş gibi oluyor. Mürsel yazları sadece elit oteller bulsa iyi olacak.


26 Haziran 2012 Salı

KARŞI KOMŞU AĞLARKEN


              (3 yıl önce) Gece on iki sularında kapı çaldı. Böyle durumlarda daima evde ufakta olsa bir gerginlik olur. Bizim evde her daim gece çalan kapı yada gece çalan telefon hep kuşkuyla açılmıştır. O gece çalan kapı da kuşkuyla karşılanarak babam tarafından açıldı. Kapıyı çalan karşı komşumuz Sedat Abi'di. Sedat Abi bekar hayatı yaşayan bir diş doktoruydu. Akşam yemeklerini plastik tabaklardan yiyen, kirli çamaşırlarını kuru temizlemeye götüren, ara sıra yüksek seste müzik dinleyen bir insandı. Bana selam vermekten her daim kaçınırdı açıkcası bende ona selam vermekten kaçınırdım. O kapının önüne çıktığında asansörden inmesini bekleyip, o indikten sonra bende inerdim. Herneyse asıl hikayemize dönelim. Sedat abiyi hiç bu kadar panik hissetmemiştim. Hissetmemiştim diyorum çünkü ben başka oda da olduğum için onu göremiyordum sadece sesini duyuyordum. Babam ‘‘ Noldu Sedat hayırdır? ’’ dedi. Sedat abi ‘‘ Şeref abi çok kötüyüm çok kötüyüm abim trafik kazası geçirmiş yoğun bakımdaymış ben şimdi Sinop’a gidiyorum haberiniz olsun.’’ dedi. Annem duyar duymaz yataktan kalkıp hemen kapının yanına geldi ‘‘ Ne diyosun Sedat nerde olmuş? ’’ dedi. Sedat abi de ‘‘ Sinop çıkışında olmuş abla çok kötüyüm, şimdi ben gidiyim.’’ dedi ve gitti. Sonradan Sedat Abi’nin abisinin yaşamını yitirdiğini öğrendik. Sedat abinin abisi kısa boylu, kirli sakallı, kısa saçlı hafif beyaz tenli biriydi. Kırmızı renk Fiat marka bir arabası vardı. O araba malasef sonunu getirmişti.
            (Şimdi.) Babam ve annem evde temizlik yapıyorlardı. Bende onların temizlik yapmalarından rahatsız olmuş şekilde öylece oturuyordum. Babam ve annemin yorgun olduklarını anladıktan sonra moralim bozulmuştu. Yardım etsem iyi olacak düşüncesiyle elektrik süpürgesini kaptığım gibi evi süpürmeye başladım. Havanın sıcaklığından dolayı üstümü çıkarıp üzerimde atletle evi süpürmeye devam ettim. Koridorları süpürdükten sonra elektrik süpürgesinin fişini çıkarmak için banyoya yöneldim. O sırada kapı çaldı. Annem kapıyı açtı karşısında Sedat Abi’nin annesi Müjgan Teyze vardı. Bende malum üzerimde atlet olduğu için banyodan çıkamadım çünkü kapının önünde Müjgan Teyze vardı ve banyonun çıkışını görebiliyordu. Ama sabırsızlık yapıp ilk önce kafamı dışardan uzattım Müjgan teyze beni gördü. Kafamı hemen içeri soktum ama dayanamadım ve ‘‘ Görürse görür nolcak.’’ diyerek elime aldım elektrik süpürgesini oturma odasına geçtim, kapıyı kapadım ve odayı süpürmeye başladım. İki dakika geçti geçmedi annem oturma odasının kapısını açtı. Bana bir şeyler diyordu ama anlamadım. Süpürgeyi kapadım ‘‘ Heh şimdi söyle. ’’ dedim. ‘‘ Müjgan teyzen ağladı.’’ dedi. ‘‘ Noldu niye ağladı? ’’ dedim. ‘‘ Seni Mehmet’e benzetmiş.’’ dedi. Mehmet Abi malum trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ben de ‘‘ Alla alla nerden benzetti ki? ’’ dedim. Annem de ‘‘ Onların da evlerinde temizlik işini Mehmet yaparmış, tip olarak da biraz benziyosun ya ondan seni Mehmet’e benzetti, kadıncağız Hakim olamadı kendine ağladı kapının eşiğinde’’ dedi. Kötü olmuştum banyodan çıkmasam hakikatten iyi olacakmış gerçi bilemezdim benim birilerini hatırlattıp böyle bir durum yaşatacağımı. Değişikti yaşamını yitirmiş birine benzetilmek ve yaşamını yitirmiş birini hatırlatmak güzel bir şey değildi. Hele hele bir insana çok sevdiği bir insanı hatırlatmak insana suçluluk hissettiriyordu. O günden sonra Müjgan Teyze bizim eve kendi elleriyle yaptığı yemekleri daha çok ikram etmeye başladı. Tabi ki eskidende ikram yapıyordu fakat ikramların sıklığı artmıştı. Hatta bir keresinde ‘‘ Alın Gülcan Hanım Abdul Can’a yaptım. Afiyet olsun. ’’ dediğini duymuştum. Müjgan Teyze’nin yemekleri gerçekten lezzetliydi fakat lezzetli olduğu kadarda hüzün vericiydi. Lezzetli ve hüzün veren ikramlar; insan yemeği yerken gerçekten bir garip oluyor.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Evdeki Ses


       ‘‘ Buyrun efendim ne istersiniz? ’’... Masaya servis yapıldıktan on dakika sonra. ‘‘ Burda yapabilir misin? Açıkcası terapiye gitmek gururuma dokunuyor. Poliklinikte ki gibi not almana gerek yok. Hem doktorum ol hem dostum ol ikisinin arasında yorumla. Ara sıra doktor gibi konuş ara sıra uzun yılların dostuymuş gibi konuş.’’ ‘‘ Tamam kabul ama tüm prosudürleri yerine getirerek başlarım sıkılmak yok.’’ ‘‘ Tamam kabul. ’’ ‘‘ Adınız soyadınız?.’’ ‘‘ Yılmaz Esin.’’ ‘‘ Yaşınız? ’’ ‘‘ Otuz dört.’’ ‘‘ Mesleğiniz? ’’ ‘‘Avukatım.’’ ‘‘ Evli misiniz? ’’ ‘‘ Hayır yalnızım. ’’ ‘‘ Bekarsınız yani? ’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızım.’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızsınız demek. Peki daha önce hiç terapiye gittiniz mi? ’’ ‘‘ Hayır daha önce hiç terapiye gitmedim.’’ ‘‘ Gitmeyi düşündünüz mü? ’’ ‘‘ Bir çok kere düşündüm ama kendi sorunumu kendim halletmeliyim diyerek hep vaz geçtim. ’’ ‘‘ En çok ne zaman terapiye gitme ihtiyacı hissettiniz? ’’ ‘‘ Sanırım bundan yedi yıl önceydi.’’ ‘‘ Hangi sebebten dolayı gitme ihtiyacı hissettiniz.’’ ‘‘ Sanırım aynı sebebten dolayı olması lazım.’’ ‘‘ Sebebin ne peki dostum.’’ ‘‘ Galiba kontrol mekanizmamı kaybediyorum. İleriyi göremiyorum. ’’ ‘‘  Şu an sana karşı sinirlendim, karmaşıklığın sebebi buysa bu kadar basit neden olamaz. İleriyi göremiyorum da ne demek. Sence hangimiz ileride ne olacağını düşünebilir. Ne biliyim dostum ilerde başımıza gelecek basit olaylar az çok bellidir fakat hesaba katılmayan bir çok faktör vardır. O faktörleride göremeyiz ki. Adı üstünde hesaba katılmayan faktör. Sence burdaki herkse kahin mi? Bana sorarsan tahminen değiller.’’ ‘‘  Sorunu nasıl olurda bu kadar basite indirgeyebilirsin. Sence ben bunları düşünemiyormuyum. Ben sana mekanizmayı kaybediyorum diyorum. Hırçınlaşabilirim, bunaklaşabilirim, aşırı uysal olabilirim, yıllarca boş oda dinlemek sıkıntı yaratabilir. Dün yatmadan önce sabrettiğimin farkına vardım.’’ ‘‘ Nasıl yani efendim? Bu sabrın neye karşı olduğunu düşünüyorsunuz? ’’ Bilmiyorum ama korktum doktor, ürperdim sebebsiz yere sabrettiğimi hissettim.’’ ‘‘ Beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Ne gibi? ’’ ‘‘ Az önce ileriyi göremiyorum dediniz. İleriden beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Tam olarak bilmiyorum herhangi bir beklentimin olup olmadığını. Farkında değilim evet evet en doğrusu bu, beklentimin olup olmadığının farkında değilim.’’ ‘‘ İleriyi göremiyorum dedin, beklentinin var olup olmadığını bilmediğini söylüyorsun. Dostum mekanizmanı bozan etkenlerden birisi ikilem olabilir. İkilemi hiç ama hiç hafife alma derim ben sana ikilemin yenilir yutulur cinsten değil. Beklentin varsa  bir plan yapmış olman lazım. Beklentin yoksa günlük planlar dahilinde kompleks planlara fazla ihtiyacın olacağını düşünmüyorum. Karmaşık bir ikilem içersindesiniz. Şöyle diyim efendim siz ikilemin içinde bir ikilem yaşıyorsunuz.
Kelime oyunu yapacak olursak dörtlem demek daha uygun olur. Dört adet nokta, noktalar birbirlerini sıkça taciz ediyor. Tahminimce bu dört adet nokta mekanizmanızı kontrol ediyor. Bir noktadan uyarı gelse sorun yok. Hatta üç noktadan uyarı gelse bile sıkıntı yok. Fakat dört noktada aynı anda sinyal vermeye başlamış. Plan yapmak veya plansızlık. Beklenti veya beklentisizlik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz. Elimizde dört tane arı kovanı var. Önüne, arkana, sağına ve soluna olmak üzere etrafına konulmuş olan arı kovanlarında çeşitli farklılıklar var. Şöyle yani sağındaki kovanda tam manasında kaliteli arılarla yüksek kalite de bal üretimi yapılmakta. Hatta kaliteli arılar için kovanın ilerisine türlü türlü çiçeklerden  oluşan taze polen sağlayan tarlalar bile var. Anlıycağın tkır tıkır işleyen bir mekanizma. Solunda ise yüksek üretim sağlayan, sağındaki arılara kadar bolca bal üreten arılar var fakat balın kalitesinde sıkıntı var. Sıkıntının sebebi şu ki solundaki kovanda eşşek arıları var. Anlıycağın ürettikleri bal zehirli. Tam manasında ne yaptığını bilememek. Önündeki kovanda ise kaliteli arılar var ancak bu kovanın sıkıntısı; kovanın içinde petek bulunmayışı. Üretmek istemek ancak nereye ne yapacığını bilememek. Tam bir şapşallık göstergesi. Arkanda ise bomboş arı kovanı var. Ne arı var, ne petek var, ne de bal var. Tam manasında salıverme örneği diyebiliriz. Şimdi hikayeyi şöyle değiştiriyorum. Kovanların ortasındaki adam sen değilsin. Daha doğrusu ortadaki adamın sen olduğunu bilmiyoruz. Sana sorum şu şekilde olacak. Acaba sen ortadaki adam mısın yoksa boş arı kovanı mı? Sorunun cevabını rahatlıkla verebiliyorsan sanırım problemin geri kalan kısmını halledebiliriz. ’’ ‘‘ Boş arı kovanı olmak istemiyorum, istemiycem de. Hatırlarsan bir şeylere sabrettiğimi söylemiştim. Sabrımın temelinde korkular var. Peki nasıl korkular bunlar? Ben o ortadaki adam olduğumu ve seçimi yapacak olan adam olduğumu biliyorum kovanlardan gelen seslerin beni zorladığınıda biliyorum ama bazen kendimi hiç arı sesi gelmeyen boş arı kovanıymışım gibi hissettiğim dakkikalar oluyor. Agresifleşiyorum, kontrolsüz düşünmeye başlıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonrasında sakinleşip aslında  peteği olmayan kovan olduğumun farkına varıyorum. O zamanda içimi gerçekten bir ürperti kaplıyor. 
Geçen her vakit sırtlarımızı kırpaçlıyor dostum. Sanki gemideyim kürek çekiyorum. Arkamda biri var sırtımı kırbaçlıyor. Bembeyaz olan gömleğim yırtılmış, kan zerrecikleri gömleğime işlemiş. Arkama dönüp bakmak istiyorum, kim bu kırbacı vuran diye merak ediyorum. Arkamdaki buna izin vermiyor. Kafamı her çevirdiğimde suratıma indiriyor kırbaçlarını. Kürek çekmeye devam ediyorum. Kürek çok ağır gelmeye başlıyor. Gemi zar zor ilerliyor. Dışarı baktığımda geminin denizde olmadığının farkına varıyorum. Meğersem gemi Sahra Çölü'nün ortasındaymış. Küreği her salladığımda kuma saplanıyor. Sapladığım yerden çıkartmak sanki güç istiyormuş gibi duruyor. Susuzluktan kurumaya başlıyorum. Çölün ortasında seraplar görüyormuş gibi oluyorum. Karakteri değişen, rahat, durup duruken kendi kısıtlamalarını ortadan kaldırmış bir adam görüyorum. Gittikçe bana yaklaşıyor. Üstünde siyah takım elbise, siyah gömlek ve ayaklarında siyah ayakkabı varmış gibi duruyor. Elini omzuma atıp ‘‘ Gel gidelim ben halletcem. ’’ diyor. Ben de ona ‘‘ Sen karışma ben hallederim.’’ diyorum. ‘‘ Zaten onun için geldim. ’’ diyor. ‘‘ Defol git başımdan, uğraşma benle. ’’ diyorum. ‘‘ Tamam sen nasıl istersen... ’’ derken kendimi birden odanın içinde buluyorum. Televizyonda gece on iki haberleri var, iki kat aşağıdan gülme sesleri geliyor, yan komşunun eşiyle konuşma sesleri geliyor, öksürük sesleri geliyor. Ve şimdi seninde o siyah takım elbiseli adam olduğunun farkına vardım sayın doktorum ve sevgili dostum. Çıkıyorum çölden yine, gece on iki haberleri, iki kat aşağıdan gelen gülme sesleri, yan komşunun eşiyle konuşma sesi ve öksürük sesleri. ’’
    


7 Haziran 2012 Perşembe

RADYO ATÖLYESİNDE ÇIĞIRTKANLAR

            Çocukluğumun ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti. Çeşitli ebatlarda kablolar, frekans düşürücüler, yükselticiler, transistörler gibi terimlerle ufak yaşta tanışmıştım. Radyo atölyesindeki her aleti evladım gibi benimsemiş, her birine özenle muamele yapıyordum. Üstüne de elektrik ve elektronik aksanlara karşı ilgim muazzam derecede yüksekti. Elime ne kadar radyo ile ilgili teknik kitaplar gelse yedi sekiz kez okur, elime geçen radyolar ile alakalı yazıları itinayla saklardım. İnsan sesinin kablolar aracılığıyla kilometrece uzaklardan gelip evlerimizde, iş yerlerimizde yankılanması ucu bucağı belli olmayacak derecede beni çok etkilerdi. Sadece bir insan sesi değil kilometrelerce öteden gelen müziğin odalarımızda çalması, kimi zaman neşelendirip kimi zaman dertlendirmesi ve bunu insanların bir makine aracılığıyla yapabiliyor olması bana hep şaşırtıcı gelmişti. Olayın teknik boyutunu da bilmek beynimi adeta ikiye bölüyordu. Evde şarkı dinlerken şarkının duygusuna kapılıp kendimi şarkıya kaptırırken diğer yandan da şimdi ses yüksek dalga boyunda transistörden geçip hapörlör bobinlerini titretiyor ama tüp de baya kaliteymiş sesi hala taze veriyor tarzı düşünceler ister istemez aklıma giriyordu. Kimi zaman sevdiğim şarkılar çaldığı vakit şarkının çaldığını unutuyor malum teknik düşüncelere dalmaktan çalan şarkının keyfini çıkaramadan şarkı bitiyordu.
            Eniştem tabiri caiz ise kaliteli bir insandı. Her konuda bana yol göstermiş, öğretmekten ve öğrenmekten hiçbir zaman bıkmazdı. İşini ciddiyetle yapan ama bu disiplinini çevresine hissetirmeyen bir yapısı vardı. Eniştemin kıvamında disiplini sayesinde daha üniversiteye gitmeden elektronik konularda güzel düzeyde bilgi donanımına sahip olmuştum.  
                    Aşırı derecede haşır neşir olduğum bu atölyenin hayatımın akışın yönünü baştan sona kadar şekillendirdiğini söyleyebilirim. Gideceğim okuldan tutun, edineceğim mesleğe, yaz tatilimi ne şekilde geçireceğimden ilerde ne kadar para kazanacağıma kadar birçok hususta hayatıma ince ayarlar vermişti. Şu anda bulunduğum pozisyonda olmamın temellerini de bu atölye atmıştır. Dediğim gibi çocukluğumun ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti. Üniversite yıllarımda İstanbul’dan memleketime döndüğümde yaz boyu enişteme yardım edip, okuldan edindiğim bilgileri bu yolla rahatça pekiştirebiliyordum. Sabahları dükkanı eniştem açar öğlene doğru ben gelirdim, benden sonra da sokaktaki oyundan sıkıldığında eniştemin kızı Ela gelirdi. Ela’nın da bize ara sıra yardım edip tıpkı benim gibi ufak yaşta bilgiler edindiğini, durumlara karşı tavırlarını bana benzetiyordum. Ama onu daha çok teknik boyuttan öte radyoların dış görünümleri, edebi yanı cezbediyordu. Sırf bu edebi yönün hatrına teknik boyutlarını da dinlemeden edemiyordu. Memleketten uzakta olduğum İstanbul günlerinden bir gün Beyoğlu’nda radyo satan dükkanların önünden geçerken aklıma yerel bazda radyo yayını yapan bir istasyon kurma fikri gelmişti. Yerel bazda çalışacak bu radyo istasyonu baya yerel olacaktı. Kapsamı bizim mahalleyle sınırlı olacak istasyonda mahalle ahalisine sevdiği müzikleri çalmanın yanı sıra şehrimizde ve mahallemizde olup biten hadiseler hakkında bilgi verilmesi  fikirlerim arasındaydı. Fikrimi enişteme açtığımda, eniştem bana bakıp ‘‘ Yarın başlayalım öyleyse.’’ demesi beni eniştem konusundaki düşüncelerimde yanıltmamıştı. Eniştemin dediği gibi ertesi gün işe koyulmuştuk. Gerekli malzemelerin listesini çıkarıp, iş akış şemasını çizdikten sonra uygulama kısmına koyulduk. Gerekli malzemeleri yavaş yavaş topluyor işi hiç savsaklamıyorduk. Radyo istasyonu uygulaması ben ve eniştem açısından da tecrübe olacaktı. Bu yüzden işi yaparken hem zevk alıyorduk hem de belli başlı noktalarda açıklarımızı kapatıyorduk. Tabi böyle işlerle uğraşanlar bilirler kısmi cereyan çarpmaları, kısa devreler bizim de başımıza geliyordu onlar da işin tuzu biberi oluyordu.
             Uğraşlarımız sonucunda test yayını yapma noktasına gelmiştik. Atölyede son ayarlamaları yaparken eniştem meraklı biçimde  ‘‘Hadi bizim eve git radyoyu 86.2’ye ayarla.’’dedi. ‘‘ Tamam’’ diyip koşa koşa evin yolunu tuttum. Mahalleliden ‘‘ Hüseyin oğlum bir şey mi oldu? ’’ sorularını geçiştirip koşa koşa eve çıktım. Radyonun yanına gelip 86.2’ye ayarladım. Ses parazitli geliyordu, eniştemin bazı ayarlarla oynadığını hissettim. Sonra parazitlik gitti ve eniştemin sesi gelmeye başladı ‘‘ Hüseyin beni duyuyor musun burası atölye zeminkat, hüseyin beni duyuyor musun burası atölye zeminkat...’’ anonsunu duyduğumda gülmeye başladım sevinçten napacağımı şaşırdım. Camı açtım ‘‘ Duyuyorum enişteee burası beşinci kaaat.’’ diye yüksek sesle bağırdım. Sonra radyodan yine ses geldi ‘‘ Hüseyin bağırma o kadar şimdi biri bir şey diyecek hadi gel buraya. Bu arada radyo zeminkat hayırlı olsun.’’ dedi. Dayanamadım ‘‘ Radyo zeminkat hayırlı olsun hepiniz için sizin için senin için hayırlı olsun.’’ diye yine bağırdım. Atölyeye geldiğimde mahalle güruhundan bazıları ‘‘Noldu Hüseyin bağırıyordu, bir şey mi oldu? ’’ sorularını enişteme yöneltiyordu. O sırada eniştemse gerekli açıklamayı yapıp güruhun merakını gidermekle uğraşıyordu.
          Kış boyunca düşündüğüm, tasarımını yaptığım plan tutmuştu. Üç kişiden oluşan yayın kadrosuyla yayın hayatına başlamıştık. Mahallemizin de onayını alan Radyo Zeminkat toplamda 8-9 sokağa yayın yapsa da toplamda ortalama dört yüz kişiye yakın dinleyici kitlesine sahiptik. Akşam yedi ile on arasında bol bol müzik yayını yapıp ara sıra insaların isteği üzerine evlenme duyuruları, vefat anonsları da yapıyorduk. İnsanlar evlerine gitmeden önce atölyeye uğrayıp şarkı isteklerinde bulunuyordu. Eniştem sırf bu yüzden liste yapma gereğinde bulundu. Gelenlerin isimlerini alıp yanına istediği şarkının ismini yazıyordu. Atölye’ye gir çık çok olmaya başlamıştı bundan dolayı atölyenin hijyeni konusunda sıkıntılar baş göstermişti. Eniştem ‘‘ Bu iş böyle olmayacak hem millete sıkıntı oluyor hem bana sıkıntı oluyor. Çözüm bulmak lazım.’’ diyerek belki de ülkedeki ilk istek şarkı çalma olayını kapıya hizmet olarak değiştirmişti. Telefon sistemlerinin o zaman gelişmemiş olması şimdiki gibi internet veya faks aletlerinin olmayışı radyo ekibimizdeki Ela’ya yeni bir misyon yüklememize sebep olmuştu. Ela’nın misyonu şu şekilde oluşuyordu; akşam yedi ile sekiz arası yayın yaptığımız sokaklarda gezerek radyo’ya şarkı isteğinde bulunanlardan isteklerini alacak istek listesine yazıp bize geri getirecekti. Ela’nın misyonu sokağın çehresini ufak çaplı da olsa değiştirmişti. Çünkü yolda Ela’yı gören ‘‘ Ela listeye ismimi yaz  Ayten Alpman Söyle Buldun mu, Ela bakar mısın Füsun Önal’dan Oh Olsun’u çalarlarsan sevinirim.’’ tarzı isteklerle evlerin camlarından Ela’ya çeşitli sanatçıların isimlerini ve şarkılarını söylüyordu. Mahallemizde sanatçıların isimleri akşam yedi gibi yüksek sesle yankılanıyordu. Dışarıdan baktığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Hiç beklemediğim tiplerden hiç beklemediğim şarkı istekleri oluyordu. Bazılarıysa istediği şarkıyı Ela’ya söyleyemeyip dedikodulara sebep olmaması için kağıda yazıp Ela’ya atıyordu Ela da utanılarak yazılan kağıtları açıp not ediyordu. Mahallemizde ve radyoda hoş bir hava yakalanmıştı. İstek müzik düşüncesi insanların beğenisini toplamıştı, güzel bir fikirdi ve tutmuştu.
           Güzel bir yaz gününde atölyeyi kapatıp evlerimize doğru yürüdük. Eniştemle biraz sohbet ettikten sonra eniştem ‘‘ Hadi yarın görüşürüz.’’dedi. Ben de eve doğru yürüdüm. Evde uzanmış dinlenirken aniden bir kapı çaldı. Çalan kapının aniliğinde resmen panik vardı. Babam koştu kapıyı açtı ‘‘ Noldu bacanak hayırdır.’’dedi. Eniştem panikle ‘‘Yandım bacanak yandım rezil olduk mahalleye, yandık Hüseyin çabuk koş aç radyoyu atölyeye girmişler bizim radyodan yayın yapıyolar küfür kıyamet kopuyor yayında.’’ dedi. Koştum açtım radyoyu, radyodan aldığım seslere göre tahminen atölyede iki kişi vardı, sanki sarhoş gibilerdi konuşma aksanlarından öyle anlaşılıyordu. Radyodan değişik bir sarhoş isyanı duyuluyordu ‘‘ İyi geceler muhterem dinleyenler ki dinleyenler varsa. Bu geceki yayınımız bekçi gelene kadar devam edecek, ben tecavüze uğramış Polyannayım alayınızı seviyorum ama belli başlı özelliklerinizden nefret etmiyor değilim. Ayıptır söylemesi yanımda arkadaşım Turgut’la, evet meşhur Turgut Özben’le kafalarımızı çektik cila yapalım derken kendimizi burda bulduk öyle değil mi Olric? Olric’ten ses yok. Öyleyse ben devam edeyim Turgut’un da konuşcak hali yok. Ahali iyi dinleyin Pollyann’a konuşuyor. Biliyorum birçoğunuz iyi insanlarsınız fakat kaplumbağa olmayı tercih etmişsiniz. Yolda ağır, somurtuk yürümeyi ciddiyetle karşılamış bu hayat tarzını benimsemişsiniz. En ufak tehlikede kabuğa ayakları,kolları hatta kafanızı bile içeri çekmişisiniz. Tapulu evlerinize tapusuz kafalarla girip durum böyle, irdelemeye lüzum yok demeyi doğru seçenek olarak kabul etmişsiniz. Evet doğru yapmışsınız, ben de sizdenim Turgut da öyle değil mi Olric? Olric’ten yine ses yok anlaşılan beni alkollü olduğum için pek ciddiye almıyor. İzin vermeyelim sevgili dinleyenler, bu donsuzlara meydanı bırakmayalım. Beni ciddiye alın ya da almayın ama ben doğruyu söylüyorum. Siz yufka yürekli insanlar ve biz alkol kokan ciğersizler sanki aynı şeyleri düşünüyoruz. Sanki susarak kendimizi onaylıyoruz...’’ radyoda bunları duymuştum, duyduklarım karşısında şaşırmıştım. Eniştem, ben ve babam atölyeye doğru koştuk. Hala içerdeydiler, bizi gördüler ve ayağa kalktılar. İçerde iki kişi vardı. Turgut’la Polyannayım diyen adam vardı ama Olric ortalarda yoktu. ‘‘Ayağa kalktılar ‘‘ Afedersiniz. ’’ dediler. Eniştem ‘‘ Çabuk boşaltın burayı çabuk! ’’ diye bağırdı onlar da gitti. Eniştemle ertesi gün son yayınımızı yaptık. Gerçekten üzüntülüydüm fakat içimi hırs da bürümüştü. Yayına şu konuşmayla son vermiştim ‘‘ İyi akşamlar siz Zeminkat dinleyicileri bu akşam Zeminkat’ın son yayını fakat iki yüz evlerdeki son yayını, evet bu mahalledeki son yayını. İlerleyen zamanlarda Zeminkat’ın bir şekilde karşınıza çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Dün bilindiği üzere talihsiz bir olay yaşandı. Radyomuzda yayın yapan sarhoşlar bazı yerlere mahallemizdeki bazı isimlere deyinmiş. Ben o kısımları dinleyemedim ve Zeminkat Atölyesi olarak olanlardan özür diliyoruz. Sizlere yayınımızın son dakikalarında Zeki Müren’den ‘‘ Elbet bir gün buluşacacağız.’’ şarkısıyla veda etmek istiyorum. Sağlıcakla.’’
            Okulu bitirdikten sonra biraz birikim yapıp. İstanbul’da radyo yayını yapmaya başlamıştım. İstek şarkı düşüncesi İstanbul’da da tutmuştu. Motorilize ekipler kurup motorlarla istanbul’da istek şarkı avına çıkıyorduk. İnsanlar radyoda isminin geçmesini, istediği insana şarkı göndermesinden zevk alıyordu. Bu fikir radyomuzu çok büyütmüştü. Ulusal düzeyde çalışmaya bile başlamıştık. Tabi şimdiki teknolojiyle diğer radyolardan farkımız yok ama eskinin hatrı bizi hala dinlenir kılmaya devam etmekte. Yetmişlerde küçük bir atölyede kurulan radyonun şimdilerde saygın bir radyo kuruluşu olması, arkama dönüp baktığımda beni hırslandıran Polyyanna’ya, Turgut’a ve hiç görmediğim Olric’e teşekkür etmeme ihtiyaç duyduruyor. Hepinize teşekkürler.    

27 Mayıs 2012 Pazar

Çelimsizler Sokağında Emlakçılık


            Günlerimin büyük bir kısmını bomboş evleri insanlara göstererek geçiriyorum.''Üç oda bir salon kira 650, burası çocuk odası, satılık 150 bin lira, hayır efendim mutfak dolapları böyle kalacak ev sahibi öyle istiyor, tabi ki buraya parke döşenecek, durağa çok yakın otobüs tam şurdan geçiyor.'' laflarıyla her evi ayrı ayrı överek hayatımı sürdürüyorum. Emlak işiyle uğraşmak benim tercih ettiğim bir uğraş değildi. Babamın benim tercihlerimi benim yerime yapıp '' Bundan sonra bu işle uğraşacaksın. Üniversiteye gitmene gerek yok.'' demesiyle, yorucu olmayan fakat moral bozan emlak işine girdim. Liseden mezun olduktan sonra açıkcası benim de pek üniversite okumaya hevesim yoktu. Zaten okuyamazdım da. Beklentilerimi çok küçük yaşlarda babam yüzünden minimum seviyeye çoktan indirmiştim. Bana işlediği derin özgüvensizlik, beni şu anki umursamaz, beklentisiz belki de bir o kadar korkusuz yaptı. Çünkü upuzun senelerden beri yaptığım her hareketle babamdan aldığımı tepkiler beni özgüvensiz ve pısırık bir insan yapmıştı. Sonralardan bu özgüven eksikliği yerini hayata karşı umursamaz bir tavır takınmama sebep oldu. İşte bu umursamaz tavrım, beklentisiz şekilde yaşamak beni çevremdeki diğer insanlara karşı daha özgüvenli yapmaya başlamıştı; hatta babama karşı bile. Babamla aramız kötü değildi. Kötü değildi diyorum çünkü aramızın kötü olması daha sonradan iyi olabileceği manasına gelebilir. Babamla aramız kronik bir vakkaydı. İkimizin de ruh hali birbirinden hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kimi zaman sofrada oturup çorba içtiğimizde bile içimizden birbirimize küfürler ettiğimizi hissedebiliyorum. Birbirini bu kadar çok sevmeyen iki insanın gün boyu yaşamlarını beraber geçirmesini de ikimiz açısından büyük bir talihsizlik olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek.
             Dediğim gibi emlakçılık o kadar da zor bir meslek değil fakat moral bozucu bir meslek. İnsanlardaki çaresiz arayış, ev taşıyacaklarını bildiklerinden dolayı kaynaklanan keyifsizlik, maddi yetersizliklerini cüzdanlarından çok yüz ifadelerinden anlamak boş bir evi gösterirken beni emlakçılıktan çok kendi içimde psikologluğa yönelmeme itiyordu. Kendimi o kadar çok geliştirmiştim ki daha evin kapısını açmadan evin tutulup tutulmayacağını bile çözebiliyordum. Benim asıl moralimi bozansa alt zümreden gelen müşterilerin üst zümre semtlerinden ev bakmak istemleri oluyordu. Kendi içimden '' Etin ne budun ne görmüyor musun burası size göre değil neyin inadı bu, boşuna orayı göstermiyim nasıl olsa tutmayacaksın, size şöyle bir ev daha iyi olur.'' demek istiyorum ancak '' Karşımdaki insanı vuran vurmuş dandik bir emlakçı çocuğu da vurmasın.'' diyerek, ''Tabi efendim buyrun hemen gidelim.''diyorum. Evleri, alt zümreden insanlara gösterirken bilerek elit şekilde hizmet ediyorum. Biliyorum ki artık hayatlarında hangi kademede olduklarını bile sezemez hale gelen bu insanlara boş bir evi gösterirkenki ilgili, insan konforunu onlara hissettirmek nedense hoşuma gidiyordu. Tabi fiyatları söyledikten sonra da  '' Hadi artık bu kadar yeter on dakikalık toz pempe hayat bitti. Güzel yerlerde böyle oluyor kapıyı kapatıyorum.'' ortamının oluşması  benim için emlakçılığın en moral bozucu kısmını oluşturuyordu.
            Rutin günlerden bir gün masa başında gelir gider evraklarını düzenlerken telefon çaldı, arayan tabiki de babamdı. '' Az sonra eski öğretmenin gelecek Tuncay'ların evini göstereceksin.'' dedi. '' Tamam.'' dedim ve kapadım telefonu. Gerilmiştim eski sınıf öğretmenimle ortaokul bittikten sonraki ilk görüşmemizin böyle bir esnaf ortamında olması beni o zamanki çocuksu çekinikliğime geri götürmüştü. Beş dakikalık bekleyişin sonunda eski sınıf öğretmenim Nilgün Hanım içeri girdi. Acaba öğretmenim mi desem yoksa hocam mı desem diye düşünürken '' Hoşgeldiniz Hocam.'' demeyi tercih ettim ve elini öptüm. '' Hoş bulduk Ercan sen baya büyümüşün adam olmuşun.'' dedi. '' E hocam 23 yaşındayız artık olsun o kadar.'' dedim. '' Tabi tabi maşallah, boyun posun tam oturmuş yerine.''dedi. Ufak bir sırıtışla '' Sağolun hocam, isterseniz bir çay söyleyim öyle gidelim.'' dedim. Bir yandan elindeki kağıtları yelpaze yaparken  '' Yok Ercan evladım sağol daha davetiyeleri dağıtacam. Malum duymuşundur benim oğlan Sertaç evleniyor.''dedi. Sertaç evleniyormuş peh! ağzına sıçtığım Sertaç'ı ilkokuldayken beni evi çevire dövmüştü. Gördüğüm vakit hala tedirgin olduğum insanların başında gelen, başarı timsali, lavuğun tekiydi. '' A öylemi hocam hayırlı olsun. Kiminle evleniyor?'' dedim.'' Üniversitede tanıştığı Cansu adında bir kızla.' 'dedi. ''Ne güzel umarım mutlu bir hayatları olur.'' dedim. Nilgün Öğretmen '' Sağol evladım.'' dedi. On dakikalık yolculuktan sonra göstereceğim eve varmıştık. İçeri girdik biraz gezindik ;benim aklıma bizim ilkokuldaki Ozan gelmişti. '' Hocam bizim sınıfta Ozan vardı şimdi Tokyo'daymış mühendis olacakmış doğru mu? ''dedim. '' Evet evet doğru ara sıra arar beni Nasılsınız hocam der, baya başarılı oldu oralarda da.'' dedi. Sonra döndü tekrar bana ''Şimdi ben bu evi baya beğendim bizim çocuklara kafalarını bir çatının altına rahatça koyacakları bir ev arıyoruz, burası da uygun gibi duruyor. Sertaç'ında hayır diyeceğini düşünmüyorum. En uygun fiyatla burası kaça olur.'' dedi. Tabi ki o mutlu yuvada atomik bir boyutta da olsa benim bir parçam olmasını istemiyordum ev 180 bin liraydı bense '' 220 bin lira hocam.'' demeyi tercih ettim. '' Çok değil mi biraz daha indirseniz olmaz mı? '' dedi. '' Hocam bu zaten indirilmiş fiyatı maalasef olmaz.'' dedim. '' Tamam o zaman biz evde görüşelim bir daha size döneriz.'' dedi. Ben de '' Tamam hocam.'' dedim. Sertaç benden üç yaş büyüktü ilkokuldayken beni rezil eder derecesinde dövmesi bilinçaltıma altın harflerle kazınmıştı. O zamanki pısırıklığıma sebep olan nedenler arasına, babamın otoriterliğinin yanına dayak yeme olayı da promosyon ürünü olarak rahatlıkla eklenebilirdi ve ben eklemiştim. Fazladan söylediğim fiyatla da hiç pişmanlık duymadım diyebilirm.
            23 yıllık yaşantım ortalama bir yaşam süresinin üçte birlik kısmı demekti. 23 yıllık yaşantı aslen benim yaşantım değildi, babama ait bir vücudun 23 yıllık kullanım süresiydi. Evet bana dahil olan bir beyin, kalp, böbrek, ciğer vardı. Bu organların tümü benim vücudum için çalışıyordu fakat vücudumun bütünü babam için çalışıyordu. Ben ben değildim başkalarının hayat hikayelerini dinleyen, kalabalıklara dahil olan, kalabalıkları izleyen, ayrıntılarda boğulan, kimi zaman şehrin ters yerlerinde içmeyi tercih eden, günde ortalama yedi sekiz aileyle tanışan, uygun olmayan zamanlarda uygun olmayan tepkiler veren karaktere sahip biriydim. Babamın bu aralar sık sık bana karaktersiz demesini de uygunsuz kızgınlıklarımdan dolayı olduğunu tahmin ediyorum. Bir insanı sevebilecek cesarete dahi sahip değilim ama korkusuzum. Cesaretle korkusuzluk arasında dar bir sokaktayım. Cesaretle korku arasındaki bu dar sokağa '' Çelimsizler Sokağı '' adını koymuştum. Çelimsizler sokağı, benim gibi kalabalıklarda bulunan fakat birbirini göremeyenlerin farkına varmadan girdikleri, kimi zaman farkına varmadan çıktıkları sokaktı. Çelimsiziler sokağında billboardlar diğer sokaklarınkine göre daha büyük, daha vurucu ve daha gerçekçiydi. Billboardlardaysa herkesin konserleri, tiyatroları, kitapları her şeyden öte dalgınlıklarının, dünyada olduklarını unuttukları dakkaların zamanları bol bol yazardı. Zaten konserler, tiyatrolar,kitaplarda her daim o dakkaları konu alarak yapılıyordu. Tüm afişlere bakardık bok varmış gibi, hiç çekinmeden izlerdik sadece. Sokaktan çıktığımızdaysa değişen hiç bir şey olmamıştır. Tek değişen şey çelimsizliğimizdir. Daha çelimsiz, daha kambur olmuşuzdur. Çelimsizler sokağı gerçeğin ta kendisi. Tek samimi bulduğum yerdi.
             Ağır bir telefon çaldı, çelimsizler sokağından aniden çıktım ve '' Efendim baba.'' dedim. Dükkanı kapat aşağı gel gidiyoruz senle bir şey konuşacam çabuk ol.'' dedi. Ses çok kızgındı derin bir tartışma olacağa benziyor. Dükkanı kapadım indim aşağı '' Noldu baba?''dedim. '' Elinin körü oldu. Nilgün hanıma 40 bin lira fazladan söylemişin fiyatı hıyar.'' dedi. '' Evet öyle yaptım çünkü o kadar istiyorum.'' dedim. Elinde çay vardı iş hanının girişindeki girişe çayı koydu. '' Lan eşekoğlueşek sen kimsin de benim yerime eve fiyat biçiyorsun karaktersiz!.'' diye bana bağırdı.'' Baba ayıp oluyor bak milletin ortasında, kalabalıktayız böyle bağırma.'' dedim. '' Senden mi öğrenecez neyin ayıp olup olmadığını pezevenk.'' dedi. Sinirlerim alt üst oldu bizim arabanın yanındaydım babamla aramda hemen hemen dokuz on metrelik bir mesafe vardı. Elimi yumruk yaptım bizim arabanın kelebek camına vurdum camı indirdim aşağı. Madem ona zarar veremiyorum bari arabasına zarar veriyim. Babam köpürdü ayağının ucundaki taşı aldı bana fırlattı. Şerefsize askerde sanki taş atmayı öğretmişler tam kaşımdan vurdu. Yere yığıldım, kaşım açılmıştı. Babam koşa koşa yanıma geldi, yarama baktı '' Açılmış bu. Kalk oğlum hastaneye gidelim.'' dedi. Ayağa kalktım, hastaneye gittik. Kaşıma dikiş attılar.


23 Mayıs 2012 Çarşamba

ANKARA



Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.. 
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar... 
kimse keman çalmaz belki ama çok keman çalınsın balolarında diye yapılmış gri sisli binalar... 
alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti. 
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar, 
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş! 
(biz bir şeyi delicesine severiz ama tanrım neyi?) 
kahve önü çatlak mozaik 
bel kemiğine tehdit 
kürsüler üstünde çok sigara içen öğrenciler 
bir daha asla yaşayamayacağı aşkları teğet geçerken 
hep onu sevmeyenleri severek hep onu sevenin gözlerinden 
kalabalıklara kaçarak karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara, 
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını bir izmirli güzele dayatmak varken 
(hep kardeş olacak değiliz ya, yaşasın halkların sevgililîğî!) 
soyut bir sevdaya beşik kertilmiş olan dağda çoban, 
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri ararat'ın kız yelleri 
cilo'nun derin nefesleri 
hülasa kente hukuk mukuk okun 
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş 
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar asfaltlar ışıldar, 
buz tutardı resmi yalanlar 
belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar 
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman 
bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir 
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana ankara'da, 
yoksa bugün bir hayat yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra. 
Kimse keman çalmaz belki Belki bu fiim hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama 
Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha 
Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta 
Ama hiçbirinde o kadar aç oturrnadım sofraya 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar 
çok yabancı bir soluk duyulur bazı bilinmez bir dilin ıslığından 
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar 
öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür 
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan 
ankara'da yaşamak 
yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara 
bilvesile onların adını yazarak yaşadık 
kül ve betondan mürekkep 
yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda. 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar. asfaltlar ışıldar... 
bir günden bir sürü gün yapan 
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan 
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan 
rakıyı bol sulu içen dokunmasın için deği! 
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı, 
hep kağıtlara bakarak, 
hep kağıtlardan bakarak 
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak, 
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek 
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen... 
memurlar....... 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.. 
asfaltlar ışıldar, 
buz tutardı resmi yalanlar... 
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi dükkanının -ki bütün plan kar altında 
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir- 
kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan, 
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış, 
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş, 
-yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir- 
doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama 
pek çoğu kavgadan nefret eden 
kavgacı esmer cesur korkak 
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık... 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.... 
ha sonra belki ahmed arifin aklına 
hiçbir şairin aklına gelmeyecek 
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı 
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir: 
kar altındadır varoşlar 
hasretim,nazlıdır ankara..... 
ustam yine sen bilirsin ama hangi aralıkta bir şair ölmüşse 
işte o,en netameli aydır bence. 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar... 
asfaltlar ışıldar... 
yalanlar... 
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa 
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.


20 Mayıs 2012 Pazar

Tek Vesait


         Yağmur çisiliyordu. Bulutlar siyah ve gri agaçlar sanki daha bir koyu yeşil bina camları ise daha net yansıtıyordu görüntüyü. Sanki her cenazeye gittiğimde hava hep böyle oluyordu. Bebek cenazesi, yaşlı cenazesi, çocuk cenazesi, genç cenazesi veya orta yaşlı cenazesi. Kış da olsa, yaz da olsa, son yada ilk farketmez bahar da olsa, cenazenin sanki tek bir iklimi var; oda az önce saydıklarımla oluşuyor gibi. Bayanlar olabildiğince ev haliyle, baylar ise otobüsle şehirler arası yolculuğa çıkar gibi giyinip geliyor cenazeye. Kalabalıkda gözüme çarpan en profesyonel kişi imam. İmamdan sonra gelen ikinci kişi ise ben deniz. Çünkü 25 yıldan beri cenaze aracı şoförlüğü yapmak kendime profesyonel sıfatı yüklememe neden olan bir durum. Bir morg ne kadar kefenli vücut gördüyse ben de bir o kadar tabutlu gördüm. Tek vesait giden bir aracın şoförü olmak kimi zaman zor anlar yaşatsada ne yalan söyliyim avantajlarıda olmuyor değil. Bu sayede birçok ünlü insanla tanışma fırsatım oldu. Bu ünlüler iş adamlarından tutun sporun önemli şahsiyetlerine, müzik dünyasının efsanelerinden siyasetcilere, yer altı dünyasının karanlık simalarından tiyatro oyuncularına kadar uzanan geniş bir yelpazeden oluşuyordu. Aslında bu geniş yelpaze aklımı karıştırsada hoşumada gidiyordu... ( Arkadaşlar bu yazı şu anda yazdığım tek vesait adlı senaryodan bir kısım. Beğeninize sunmak istedim.)

15 Mayıs 2012 Salı

SİT ALANI


                Hayat beni çokdan bunaltmıştı. Lanet ediyor, sıkılıyor üstüne de beni sevmeyen bir kızı seviyordum. O da yetmiyormuş gibi en yakın arkadaşım andavalın tekiydi. Tenefüslerin bile tadı kalmamıştı. İlkokulun en manasız sınıfı olan üçüncü sınıftaydım. Üçüncü sınıfda olmam beni iyice delirtiyordu, en azından birinci ve ikinci sınıfda çocuk oluduğumu anlıyordum, ona göre hareket ediyordum,  dört ve beşte artık okulun büyüklerinden olacağımı biliyordum ama üç de neyin nesiydi. Öğretmenim moruğun tekiydi, bana takıktı bende ona takıntılıyım orası ayrı, o beni sevmiyorsa ben onu iki kat sevmiyordum. Nasıl geçecek bu adamla  iki sene daha düşünmesi bile yoruyordu beynimi. İşler aslında o kadarda kötü değildi, annem ve babamla aram iyiydi. Derslerimin kötü olmasına rağmen o kadar da ağır bir tavır takındıklarını düşünmüyorum. Gerçi bir kere babamla derin bir sürtüşmem olmuştu hakketiği lafı ona söylemiştim ama baba işte naparsın gazeteyi dürüp ağzıma çarpmıştı. Evden kaçıp gidip bir oto saniyide çalışmayı düşünmüştüm fakat bu gidişimin onları yıpratacağını bildiğimden dolayı amacımdan vazgeçmiştim.
                Emel, sınıfın en güzel kızıydı. İp atlarken dalgalanan saçlarını saatlerce izleyebilirdim. Bunu izlemek için her şeyimi verebilirim. Örnüğünün yakası bile sınıfdaki diğer kızlardan daha güzel, daha kalite duruyordu. Belliki annesi olsun babası olsun zevkli insanlar. Ne şansdırki aynı mahallede oturuyorduk. Dışarda onu sivil kıyafetle görmek aklımı ayrı bir karıştırıyordu. Kaltak karı giyinmesini iyi biliyordu. Herşeyiyle  ona aşıktım, Emeli en ince ayrıntısına kadar irdeliyordum, gülmesi hoşuma gitsede içim burkuluyordu. O güldüğü zaman bana daha ulaşılmaz geliyordu. Çünkü onu güldüren sebebin ne olduğunu merak ediyordum. Aklımdan ‘‘Ona seni seviyorum Emel ’’ dediğim zaman yüzünü somurtup gülmenin zıttı olan somurtkanlığı yüzüne takıp ‘‘Nediyosun sen be salak mısın ’’ diyeceğini biliyordum. Of! kahroluyordum. Ona yakın olmam için Alper denen gerizekalı bir arkadaşımın olması lazımdı. Çünkü Alperler Emellerle aile dostu gibi bir şeydi. Sık sık birbirlerine misafirliğe giderlerdi. Bu sebebden dolayı Alper ailesiyle beraber Emellere giderdi. Zihinimin içinde acaba Emelin odası nasıl ki diye sorular sorup odasını hayal ederken Alper dangozu onun odasının bizzat içinde Emelle beraberdi. Alperler Emellere her oturmaya gittiğinde ertesi gün okulda Alperi kenara çekip ‘‘ Anlatsana nasıldı? Kıyafeti nasıldı? Ablasıda mı sizleydi? Hiç benden konu açtın mı? Ne diyor benim hakkımda? ’’ tarzı bunaltıcı sorular soruyordum ve hep içi boş cevaplar alıyordum. Çünkü Alper pısırığın teki bir dangalaktı. Her daim Emellere gitmeden önce konuyu benden aç dediğimde bırakın konuyu benden açmasını gidip kızla iki çift laf bile edemiyordu. Mal gibi misafirliğe gittiği evde ödev yapıyordu.
Emel ve Alper’in aileleleri bizimkilere göre bir kaç gömlek üst kademedendi. Onların aileleri Kardemir’de yönetici pozisyonundayken bizimkiler memur sıfatındaydı. Ne şansdırki yönetici  lojmanlarının bitimine doğru memur lojmanları başlıyordu bu durum Emeli daha çok görmeme imkan sağlıyordu. Okul da olsun mahalle de olsun genelde ona yakın yerlerde oynamayı tercih ediyordum. Ona yakın bir yerlerde oynamak , onunla aynı işi yapmak bile beni mutlu ediyordu.
   Günlerden bir gün televizyonda yarın akşam yayınlanacak film fragmanı gördüm.Film, Amerika’da gazete dağıtan çocuklarla ilgiliydi. Çocuklar sabah gazete dağıtıyor akşam ise mahallenin ortasındaki ağacın üstüne yaptıkları eve çıkıp hasılatı topluyorlar, yarın ne yapacaklarına dair planlar yaptıktan sonra evlerine dağılıyolardı. Film ilgimi çekmişti, filmi izliycektim. Ertesi gün akşamı filmi izlemiştim ve çok beğenmiştim. Özellikle ağacın üstündeki tahta ev çok hoşuma gitmişti. İçimden     ‘‘ Keşke böyle bir ev bizimde olsa iyi anlaşan arkadaşlarla burda vakit geçirsek .’’ diye geçirdim. Tabi bu cümleler hep lafda kalıyor, keşkelerin kol gezdiği cümleler yakamı bırakmıyordu. Filmi izledikten sonra direk yatağa yattım. Malum yarın okul vardı. Kahrolası okula vardım. Bu okulun tek çekilir yanı Emel’di. Dersde bol bol onu izliyordum. Böylelikle tenefüs hıphızlı geliyordu. Tenefüs olmuşdu kantinden bir vişne suyu bir de simit alıp duvara oturdum, Alper’de yanımdaydı. Alper’e döndüm ‘‘ Dünki filmi izledin mi? ’’ dedim. Döndü bana baktı ve tabiki de ‘‘ Hayır izlemedim. ’’ dedi.  ‘‘ Alper sen nasıl bir bozgunsun, nasıl bir mağlubiyetsin lanet olası arkadaşım nerden girdin hayatıma.’’ diye içimden geçirdim. Baktım yüzüne ‘‘Aferin iyi yapmışın.’’ dedim, vişne suyundan çektim biraz kendime geldim. Derken arkadan bir bayan sesi ‘‘ Ben izledim. ’’dedi. Aman tanrım bu o, bu onun sesi. Nerde yaşıyorum? Ben kimim? Ayaklarımda çorap var mı? Kalbim kaburgalarımı zorlamaya başladı on yaşındaki bir insanın kaldıramayacağı şeyler bunlar. Emel resmen benle konuşuyordu ulaşılmaz dağın zirvesi ayaklarımın altındaydı. Tüm evreni buradan rahatlıkla izliyordum. Evet Murat sen sakin adamsın rahat ol ve ‘‘ Gazeteci çocuklardan bahsediyorsun değil mi ? ’’ sorusunu Emel’e yönelt. Bir derin nefes ve peşi sıra sorumu sordum. Emel geldi yanıma oturdu ‘‘ Evet o filmden bahsediyorum çok güzeldi keşke öyle bir hayatımız olsa.’’ dedi. Bir yandan yıkılıyordum bir yandan şahlanıyordum. Uzakdan izleyip hayranlıkla takdir ettiğim insan yanımda oturmuş benle sohbet ediyordu. Ne kadın ama şuna bak hayalimiz bile aynı. Biliyordum Emel sen de hayatın feleğinden geçmemişin ama nasıl bir şey olduğunu az çok görüyorsun helal olsun sana. Aynı fikire sahip olmamız bana özgüven vermişti. Tabi bu sırada Alper gözlüğünü çıkarıp örnüğüyle temizliyor nezle olduğundan dolayı sümüklü burnunu sümkürüp duruyordu. Dedim ya özgüven gelmişti ikinci cümlem hazırdı ‘‘ Hep öyle bir ağacın üstünde evim olsun istemişimdir.’’dedim. Kalbim artık bana ayıp etmeye başlamıştı yeter artık biraz daha yavaş atsan olmaz mı, sanki yüzümün kızarıklığı yetmiyormuş gibi kalbimin ritmiyle de mücadele ediyordum. Emel’de meyve suyu içiyordu o sırada kafasını sallayarak ‘‘ Evet o ev çok güzeldi, hasılatı toplayan kızın yerinde olmak o kadar çok isterdimki.’’ dedi, meyve suyunu içmeye devam etti.
Durdum ve amansız ve ucu gözükmeyen planımı devreye sokdum. Sonunu düşünmeden ‘‘ Aslında farkettiysen bizim orda bir ağaç bu evin yapımı için çok uygun ben bayadır bu evin projesi üzerinde kafa patlatıyorum, sonuca da yavaş yavaş ulaştım. Galiba bu evi yapabiliriz.’’dedim. Gözlerini birden açarak ‘‘ Gerçekten böyle bir fikrin mi var? ’’ dedi.  ‘‘Tabiki de var ben tahtaları, Alper çivi ve çekiçleri getirecek haftaya cuma yapmaya başlıycaz cumartesi günü biter. ’’ dedim. ‘‘Ben de katılabilirmiyim, hem bende içini düzenlerim ona göre evden eşya getiririm.’’dedi. Bana benimle olmakla ilgili soru soruyor, benle konuşuyor, beni benden ediyordu. Sakin ol Murat bir daha derin nefes al. ‘‘Aslında kalabalığa ihtiyacımız yok ama tabi neden olmasın yardımcı olmana sevnirim. ’’ dedim. Aslında bu cümleyi kendime yakıştıramadım. Kusursuz heykel, ulaşılamayan şehir gözüyle baktığım birine böyle dememem gerekir. ‘‘ Tamam o zaman cuma görüşürüz.’’ dedi. Bana ciddi manada  ‘‘ Görüşürüz ’’ dedi. Resmen onunla randevulaşmıştım. Fakat bir sorun vardı ortada ne plan ne de onu yapabilecek mantığa sahiptim. Eve vardığımda baykuş gibi düşünmeye başladım. Aklıma en ufak bir fikir bile gelmiyordu. Üstüne beni zora sokacak sorular peşimi bırakmıyordu. Tahtaları, çivileri ve gerekli aletleri nerden bulacaktım. Karamsarlığın dibini bulmuştum. En ufak ışık belirtisi aydınlık çıkış noktası bulamıyordum. Ne olabilir? Bu işin altından nasıl sıyrılabilirim? Büyük birilerine danışmam lazım yoksa Emel’i elimden tamamen kaçırabilirdim. Üstüne Emel’in gözünde yalancı durumuna da düşerdim. Ayakda durmasını bilmen lazım, Murat şimdi pes etme vakti değil. Hemen gidip mahallenin abilerine danışsam iyi olacak. Hem onlar beni babamdan ötürü çok severler. Çünkü babam aynı zamanda eski bir futbolcuydu ve buraların gençleri onun futbolculuk zamanı efsanelerini bol bol dinler heycana kapılıp onu örnek alırlardı. Aynı zamanda kendisi çok iyi bir forvet oyuncusu olup ayıptır söylemesi onun için gol atmaktan öte fileleri delmek daha mühimdi. Babamın mahalledeki bu şanı ilk defa gerçek manada işime yarayacaktı.
              Fuat abinin karşısına dikildim. Durumu en ince ayrıntısına kadar anlattım. Fuat abi biraz durdu ‘‘ Güzel fikir aferin hem bizim mahalle takımınında klüp binası olur sen dert etme biz o işi ayarlarız.’’ dedi. Sonra durdu durdu ‘‘ Sen aşık mı oldun lan! ’’ dedi, kafama vurdu ve gitti. Fuat abi çocuğum olsun adını Fuat koyacam, o kadar rahatladımki tüm korkularımı anında içimden çektin aldın. Artık gönül rahatlığıyla yatıp bir an önce cuma gününün gelmesini bekleyebilirdim.
              Cuma günü gelip çatmıştı. Fuat Abi ve arkadaşları ellerinde kerpetenler, tahtalar, çivi tenekleri ve sayamadığım ismini bile bilmediğim aletlerle ağacın dibine gelip işe başlamışlardı. Emel bu kadar büyük insanlarla beraber beni görünce ne olduğunu tam idrak edememişti. Çünkü o bu işi üç kişi yapacağımızı sanıyordu oysa Alper ortalarda bile yoktu. Fuat abi ve ekibi arasıra mola veriyolardı. Molalarda Sevinç Abla'nın limonatasından içip biraz dinlendikten sonra işlerine devam ediyorlardı. Cumartesi akşamı olduğunda ortaya inanılmaz, müthiş ve masalsı bir iş ortaya çıkmıştı. Ev gerçekten filimlerdeki gibiydi. Ben ve Emel’in sarayı, mahalledekilerin ise kulüp binasıydı. Emel ağacın üstündeki eve bakınca adeta büyülenmişti  ‘‘ Çok güzel olmuş Murat burası.’’ demişti. Benim ismim onun ağızdan dökülmüştü aynı zamanda bende dökülmüştüm. Resmen benim ismimi söyledi kendi adım kendime hiç bu kadar hoş gelmemişti. ‘‘ Planın gerçekten çok yaratıcı olmuş, buraya en güzel eşyalarımı getircem.’’dedi. ‘‘  Tabi getirsen benim açımdan hoş olur.’’ dedim. ‘‘ Benim eve gitmem lazım geç oldu.’’ diyerek evden aşağı sokağa indi, evine doğru yürüdü bende evin camından doğru onu izledim.
Bir hafta boyu eve özen gösteriyor en ufak ayrıntısına kadar güzel eşyalar koyuyorduk herhangi bir yerine zarar gelmemesi için yoğun çaba harcıyorduk. Emel’le aramız çok iyi gidiyordu bu ev sayesinde onunla tanışmış ona kendimi kabul ettirmiştim. Artık onunla konuşmaya yavaş yavaş alışıyordum belki de dünya üzerinde işi en düzgün giden insan bendim. Taki o lavuklar gelene kadar.  Güzel bir haziran gününde yemyeşil Yenişehir sokaklarında Kardemir'e ait bir araç ağaç evin önünde durmuş, üç kişi ellerinde telsizle Emel’le benim sarayımızı gösteriyor, onun hakkında konuşuyorlardı. Aralarında agresif görünümlü olanı ‘‘Yahu burası sit alanı burda bizim haberimiz olmadan eve çivi bile çakamazsınız.’’ diyordu. Diğer iki kişi ise telsizle yeri belirtiyor gerekli araçların gelmesi için beni yıkan sözler söylüyordu. ‘‘Defolun lan evimden,evimizden, kulübemizden.’’ diye haykırmak istedim ama nerde bende o cesaret. Bir çalının arkasına gizlenmiş olan biteni izliyordum. Mahalleli toplanmış ‘‘ Noldu? Hayırdır? ’’ sorularını birbirne sorarken lanet olası sarı dozer çokdan gelmişti. Yarım saate kalmadan sarayımızı ve hayallerimi yıkıp defolup gitmişlerdi. Emel’e ulaşmam için tek köprü orasıydı. Artık o köprü bir daha yapılmamasına yıkılmış, altından akan suyun içine karışıp yok olup gitmişti. Tıpkı umduğum, düşlerini kurduğum fakat şimdi olması imkansız Emel’le geçireceğim günler gibi dandik bir sarı dozerle hepsi yok olup gitmişti.
Ev yıkıldıktan sonra Emel’le mahallede görüşmelerimiz azalmıştı. Okuldaki sohbetimiz ise tenefüslerin elverdiği sürece gerçekleşiyor kimi zaman görüşmediğimiz günler bile oluyordu. Gün geçtikçe Emel evi unuttu. Bense Emel’i unutamadım.   
                

9 Mayıs 2012 Çarşamba

İleri Alalım Saati


-Afiyet olsun beyler!
-Eyvallah!
-Biz su içcektikte.
-O zaman tam yerine geldiniz. Su içmek için en güzel çeşmedir.
-Şehir merkezine daha çok var mı?
-Ne için lazımdı bizim şehir merkezini pek soran olmaz da.
-Ankara’dan geliyoruz televizyon vericisi getirdik.
-Öyle mi ne güzel. Ne vericisi?
-Beyefendi sudan daha iyi güzel bir şeyimiz de var isterseniz.
-Sağol ben bu saatde almıyorum.
-İleri alalım saati.
-Çetin Bey hadi daha bekliycekmiyiz?
-Versene şu rakıyı bilader. Bu kadın var ya, manyağın teki kardeşim. Katil olmam an meselesi. Bu bahsettiği Bünyamin Bey var ya bizim genel müdür yardımcısı. Şimdi Bu Bünyamin Bey’in karısı bu ikisini yatakda yakalayınca bu orospuyu da buralara gönderdi. Bütün bunlar Bünyamin beyin başının altından çıkıyor. Oysa kadın herifin altından çıkmıyor. Bütün mesele bundan ibaret işte. Oh be rahatladım. Hadi eyvallah.
-Güzel içiyor adam.
-Vallahi güzel içiyor.