27 Mayıs 2012 Pazar

Çelimsizler Sokağında Emlakçılık


            Günlerimin büyük bir kısmını bomboş evleri insanlara göstererek geçiriyorum.''Üç oda bir salon kira 650, burası çocuk odası, satılık 150 bin lira, hayır efendim mutfak dolapları böyle kalacak ev sahibi öyle istiyor, tabi ki buraya parke döşenecek, durağa çok yakın otobüs tam şurdan geçiyor.'' laflarıyla her evi ayrı ayrı överek hayatımı sürdürüyorum. Emlak işiyle uğraşmak benim tercih ettiğim bir uğraş değildi. Babamın benim tercihlerimi benim yerime yapıp '' Bundan sonra bu işle uğraşacaksın. Üniversiteye gitmene gerek yok.'' demesiyle, yorucu olmayan fakat moral bozan emlak işine girdim. Liseden mezun olduktan sonra açıkcası benim de pek üniversite okumaya hevesim yoktu. Zaten okuyamazdım da. Beklentilerimi çok küçük yaşlarda babam yüzünden minimum seviyeye çoktan indirmiştim. Bana işlediği derin özgüvensizlik, beni şu anki umursamaz, beklentisiz belki de bir o kadar korkusuz yaptı. Çünkü upuzun senelerden beri yaptığım her hareketle babamdan aldığımı tepkiler beni özgüvensiz ve pısırık bir insan yapmıştı. Sonralardan bu özgüven eksikliği yerini hayata karşı umursamaz bir tavır takınmama sebep oldu. İşte bu umursamaz tavrım, beklentisiz şekilde yaşamak beni çevremdeki diğer insanlara karşı daha özgüvenli yapmaya başlamıştı; hatta babama karşı bile. Babamla aramız kötü değildi. Kötü değildi diyorum çünkü aramızın kötü olması daha sonradan iyi olabileceği manasına gelebilir. Babamla aramız kronik bir vakkaydı. İkimizin de ruh hali birbirinden hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kimi zaman sofrada oturup çorba içtiğimizde bile içimizden birbirimize küfürler ettiğimizi hissedebiliyorum. Birbirini bu kadar çok sevmeyen iki insanın gün boyu yaşamlarını beraber geçirmesini de ikimiz açısından büyük bir talihsizlik olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek.
             Dediğim gibi emlakçılık o kadar da zor bir meslek değil fakat moral bozucu bir meslek. İnsanlardaki çaresiz arayış, ev taşıyacaklarını bildiklerinden dolayı kaynaklanan keyifsizlik, maddi yetersizliklerini cüzdanlarından çok yüz ifadelerinden anlamak boş bir evi gösterirken beni emlakçılıktan çok kendi içimde psikologluğa yönelmeme itiyordu. Kendimi o kadar çok geliştirmiştim ki daha evin kapısını açmadan evin tutulup tutulmayacağını bile çözebiliyordum. Benim asıl moralimi bozansa alt zümreden gelen müşterilerin üst zümre semtlerinden ev bakmak istemleri oluyordu. Kendi içimden '' Etin ne budun ne görmüyor musun burası size göre değil neyin inadı bu, boşuna orayı göstermiyim nasıl olsa tutmayacaksın, size şöyle bir ev daha iyi olur.'' demek istiyorum ancak '' Karşımdaki insanı vuran vurmuş dandik bir emlakçı çocuğu da vurmasın.'' diyerek, ''Tabi efendim buyrun hemen gidelim.''diyorum. Evleri, alt zümreden insanlara gösterirken bilerek elit şekilde hizmet ediyorum. Biliyorum ki artık hayatlarında hangi kademede olduklarını bile sezemez hale gelen bu insanlara boş bir evi gösterirkenki ilgili, insan konforunu onlara hissettirmek nedense hoşuma gidiyordu. Tabi fiyatları söyledikten sonra da  '' Hadi artık bu kadar yeter on dakikalık toz pempe hayat bitti. Güzel yerlerde böyle oluyor kapıyı kapatıyorum.'' ortamının oluşması  benim için emlakçılığın en moral bozucu kısmını oluşturuyordu.
            Rutin günlerden bir gün masa başında gelir gider evraklarını düzenlerken telefon çaldı, arayan tabiki de babamdı. '' Az sonra eski öğretmenin gelecek Tuncay'ların evini göstereceksin.'' dedi. '' Tamam.'' dedim ve kapadım telefonu. Gerilmiştim eski sınıf öğretmenimle ortaokul bittikten sonraki ilk görüşmemizin böyle bir esnaf ortamında olması beni o zamanki çocuksu çekinikliğime geri götürmüştü. Beş dakikalık bekleyişin sonunda eski sınıf öğretmenim Nilgün Hanım içeri girdi. Acaba öğretmenim mi desem yoksa hocam mı desem diye düşünürken '' Hoşgeldiniz Hocam.'' demeyi tercih ettim ve elini öptüm. '' Hoş bulduk Ercan sen baya büyümüşün adam olmuşun.'' dedi. '' E hocam 23 yaşındayız artık olsun o kadar.'' dedim. '' Tabi tabi maşallah, boyun posun tam oturmuş yerine.''dedi. Ufak bir sırıtışla '' Sağolun hocam, isterseniz bir çay söyleyim öyle gidelim.'' dedim. Bir yandan elindeki kağıtları yelpaze yaparken  '' Yok Ercan evladım sağol daha davetiyeleri dağıtacam. Malum duymuşundur benim oğlan Sertaç evleniyor.''dedi. Sertaç evleniyormuş peh! ağzına sıçtığım Sertaç'ı ilkokuldayken beni evi çevire dövmüştü. Gördüğüm vakit hala tedirgin olduğum insanların başında gelen, başarı timsali, lavuğun tekiydi. '' A öylemi hocam hayırlı olsun. Kiminle evleniyor?'' dedim.'' Üniversitede tanıştığı Cansu adında bir kızla.' 'dedi. ''Ne güzel umarım mutlu bir hayatları olur.'' dedim. Nilgün Öğretmen '' Sağol evladım.'' dedi. On dakikalık yolculuktan sonra göstereceğim eve varmıştık. İçeri girdik biraz gezindik ;benim aklıma bizim ilkokuldaki Ozan gelmişti. '' Hocam bizim sınıfta Ozan vardı şimdi Tokyo'daymış mühendis olacakmış doğru mu? ''dedim. '' Evet evet doğru ara sıra arar beni Nasılsınız hocam der, baya başarılı oldu oralarda da.'' dedi. Sonra döndü tekrar bana ''Şimdi ben bu evi baya beğendim bizim çocuklara kafalarını bir çatının altına rahatça koyacakları bir ev arıyoruz, burası da uygun gibi duruyor. Sertaç'ında hayır diyeceğini düşünmüyorum. En uygun fiyatla burası kaça olur.'' dedi. Tabi ki o mutlu yuvada atomik bir boyutta da olsa benim bir parçam olmasını istemiyordum ev 180 bin liraydı bense '' 220 bin lira hocam.'' demeyi tercih ettim. '' Çok değil mi biraz daha indirseniz olmaz mı? '' dedi. '' Hocam bu zaten indirilmiş fiyatı maalasef olmaz.'' dedim. '' Tamam o zaman biz evde görüşelim bir daha size döneriz.'' dedi. Ben de '' Tamam hocam.'' dedim. Sertaç benden üç yaş büyüktü ilkokuldayken beni rezil eder derecesinde dövmesi bilinçaltıma altın harflerle kazınmıştı. O zamanki pısırıklığıma sebep olan nedenler arasına, babamın otoriterliğinin yanına dayak yeme olayı da promosyon ürünü olarak rahatlıkla eklenebilirdi ve ben eklemiştim. Fazladan söylediğim fiyatla da hiç pişmanlık duymadım diyebilirm.
            23 yıllık yaşantım ortalama bir yaşam süresinin üçte birlik kısmı demekti. 23 yıllık yaşantı aslen benim yaşantım değildi, babama ait bir vücudun 23 yıllık kullanım süresiydi. Evet bana dahil olan bir beyin, kalp, böbrek, ciğer vardı. Bu organların tümü benim vücudum için çalışıyordu fakat vücudumun bütünü babam için çalışıyordu. Ben ben değildim başkalarının hayat hikayelerini dinleyen, kalabalıklara dahil olan, kalabalıkları izleyen, ayrıntılarda boğulan, kimi zaman şehrin ters yerlerinde içmeyi tercih eden, günde ortalama yedi sekiz aileyle tanışan, uygun olmayan zamanlarda uygun olmayan tepkiler veren karaktere sahip biriydim. Babamın bu aralar sık sık bana karaktersiz demesini de uygunsuz kızgınlıklarımdan dolayı olduğunu tahmin ediyorum. Bir insanı sevebilecek cesarete dahi sahip değilim ama korkusuzum. Cesaretle korkusuzluk arasında dar bir sokaktayım. Cesaretle korku arasındaki bu dar sokağa '' Çelimsizler Sokağı '' adını koymuştum. Çelimsizler sokağı, benim gibi kalabalıklarda bulunan fakat birbirini göremeyenlerin farkına varmadan girdikleri, kimi zaman farkına varmadan çıktıkları sokaktı. Çelimsiziler sokağında billboardlar diğer sokaklarınkine göre daha büyük, daha vurucu ve daha gerçekçiydi. Billboardlardaysa herkesin konserleri, tiyatroları, kitapları her şeyden öte dalgınlıklarının, dünyada olduklarını unuttukları dakkaların zamanları bol bol yazardı. Zaten konserler, tiyatrolar,kitaplarda her daim o dakkaları konu alarak yapılıyordu. Tüm afişlere bakardık bok varmış gibi, hiç çekinmeden izlerdik sadece. Sokaktan çıktığımızdaysa değişen hiç bir şey olmamıştır. Tek değişen şey çelimsizliğimizdir. Daha çelimsiz, daha kambur olmuşuzdur. Çelimsizler sokağı gerçeğin ta kendisi. Tek samimi bulduğum yerdi.
             Ağır bir telefon çaldı, çelimsizler sokağından aniden çıktım ve '' Efendim baba.'' dedim. Dükkanı kapat aşağı gel gidiyoruz senle bir şey konuşacam çabuk ol.'' dedi. Ses çok kızgındı derin bir tartışma olacağa benziyor. Dükkanı kapadım indim aşağı '' Noldu baba?''dedim. '' Elinin körü oldu. Nilgün hanıma 40 bin lira fazladan söylemişin fiyatı hıyar.'' dedi. '' Evet öyle yaptım çünkü o kadar istiyorum.'' dedim. Elinde çay vardı iş hanının girişindeki girişe çayı koydu. '' Lan eşekoğlueşek sen kimsin de benim yerime eve fiyat biçiyorsun karaktersiz!.'' diye bana bağırdı.'' Baba ayıp oluyor bak milletin ortasında, kalabalıktayız böyle bağırma.'' dedim. '' Senden mi öğrenecez neyin ayıp olup olmadığını pezevenk.'' dedi. Sinirlerim alt üst oldu bizim arabanın yanındaydım babamla aramda hemen hemen dokuz on metrelik bir mesafe vardı. Elimi yumruk yaptım bizim arabanın kelebek camına vurdum camı indirdim aşağı. Madem ona zarar veremiyorum bari arabasına zarar veriyim. Babam köpürdü ayağının ucundaki taşı aldı bana fırlattı. Şerefsize askerde sanki taş atmayı öğretmişler tam kaşımdan vurdu. Yere yığıldım, kaşım açılmıştı. Babam koşa koşa yanıma geldi, yarama baktı '' Açılmış bu. Kalk oğlum hastaneye gidelim.'' dedi. Ayağa kalktım, hastaneye gittik. Kaşıma dikiş attılar.


23 Mayıs 2012 Çarşamba

ANKARA



Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.. 
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar... 
kimse keman çalmaz belki ama çok keman çalınsın balolarında diye yapılmış gri sisli binalar... 
alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti. 
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar, 
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş! 
(biz bir şeyi delicesine severiz ama tanrım neyi?) 
kahve önü çatlak mozaik 
bel kemiğine tehdit 
kürsüler üstünde çok sigara içen öğrenciler 
bir daha asla yaşayamayacağı aşkları teğet geçerken 
hep onu sevmeyenleri severek hep onu sevenin gözlerinden 
kalabalıklara kaçarak karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara, 
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını bir izmirli güzele dayatmak varken 
(hep kardeş olacak değiliz ya, yaşasın halkların sevgililîğî!) 
soyut bir sevdaya beşik kertilmiş olan dağda çoban, 
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri ararat'ın kız yelleri 
cilo'nun derin nefesleri 
hülasa kente hukuk mukuk okun 
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş 
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar asfaltlar ışıldar, 
buz tutardı resmi yalanlar 
belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar 
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman 
bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir 
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana ankara'da, 
yoksa bugün bir hayat yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra. 
Kimse keman çalmaz belki Belki bu fiim hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama 
Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha 
Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta 
Ama hiçbirinde o kadar aç oturrnadım sofraya 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar 
çok yabancı bir soluk duyulur bazı bilinmez bir dilin ıslığından 
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar 
öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür 
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan 
ankara'da yaşamak 
yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara 
bilvesile onların adını yazarak yaşadık 
kül ve betondan mürekkep 
yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda. 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar. asfaltlar ışıldar... 
bir günden bir sürü gün yapan 
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan 
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan 
rakıyı bol sulu içen dokunmasın için deği! 
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı, 
hep kağıtlara bakarak, 
hep kağıtlardan bakarak 
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak, 
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek 
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen... 
memurlar....... 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.. 
asfaltlar ışıldar, 
buz tutardı resmi yalanlar... 
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi dükkanının -ki bütün plan kar altında 
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir- 
kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan, 
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış, 
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş, 
-yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir- 
doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama 
pek çoğu kavgadan nefret eden 
kavgacı esmer cesur korkak 
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık... 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.... 
ha sonra belki ahmed arifin aklına 
hiçbir şairin aklına gelmeyecek 
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı 
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir: 
kar altındadır varoşlar 
hasretim,nazlıdır ankara..... 
ustam yine sen bilirsin ama hangi aralıkta bir şair ölmüşse 
işte o,en netameli aydır bence. 
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar... 
asfaltlar ışıldar... 
yalanlar... 
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa 
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.


20 Mayıs 2012 Pazar

Tek Vesait


         Yağmur çisiliyordu. Bulutlar siyah ve gri agaçlar sanki daha bir koyu yeşil bina camları ise daha net yansıtıyordu görüntüyü. Sanki her cenazeye gittiğimde hava hep böyle oluyordu. Bebek cenazesi, yaşlı cenazesi, çocuk cenazesi, genç cenazesi veya orta yaşlı cenazesi. Kış da olsa, yaz da olsa, son yada ilk farketmez bahar da olsa, cenazenin sanki tek bir iklimi var; oda az önce saydıklarımla oluşuyor gibi. Bayanlar olabildiğince ev haliyle, baylar ise otobüsle şehirler arası yolculuğa çıkar gibi giyinip geliyor cenazeye. Kalabalıkda gözüme çarpan en profesyonel kişi imam. İmamdan sonra gelen ikinci kişi ise ben deniz. Çünkü 25 yıldan beri cenaze aracı şoförlüğü yapmak kendime profesyonel sıfatı yüklememe neden olan bir durum. Bir morg ne kadar kefenli vücut gördüyse ben de bir o kadar tabutlu gördüm. Tek vesait giden bir aracın şoförü olmak kimi zaman zor anlar yaşatsada ne yalan söyliyim avantajlarıda olmuyor değil. Bu sayede birçok ünlü insanla tanışma fırsatım oldu. Bu ünlüler iş adamlarından tutun sporun önemli şahsiyetlerine, müzik dünyasının efsanelerinden siyasetcilere, yer altı dünyasının karanlık simalarından tiyatro oyuncularına kadar uzanan geniş bir yelpazeden oluşuyordu. Aslında bu geniş yelpaze aklımı karıştırsada hoşumada gidiyordu... ( Arkadaşlar bu yazı şu anda yazdığım tek vesait adlı senaryodan bir kısım. Beğeninize sunmak istedim.)

15 Mayıs 2012 Salı

SİT ALANI


                Hayat beni çokdan bunaltmıştı. Lanet ediyor, sıkılıyor üstüne de beni sevmeyen bir kızı seviyordum. O da yetmiyormuş gibi en yakın arkadaşım andavalın tekiydi. Tenefüslerin bile tadı kalmamıştı. İlkokulun en manasız sınıfı olan üçüncü sınıftaydım. Üçüncü sınıfda olmam beni iyice delirtiyordu, en azından birinci ve ikinci sınıfda çocuk oluduğumu anlıyordum, ona göre hareket ediyordum,  dört ve beşte artık okulun büyüklerinden olacağımı biliyordum ama üç de neyin nesiydi. Öğretmenim moruğun tekiydi, bana takıktı bende ona takıntılıyım orası ayrı, o beni sevmiyorsa ben onu iki kat sevmiyordum. Nasıl geçecek bu adamla  iki sene daha düşünmesi bile yoruyordu beynimi. İşler aslında o kadarda kötü değildi, annem ve babamla aram iyiydi. Derslerimin kötü olmasına rağmen o kadar da ağır bir tavır takındıklarını düşünmüyorum. Gerçi bir kere babamla derin bir sürtüşmem olmuştu hakketiği lafı ona söylemiştim ama baba işte naparsın gazeteyi dürüp ağzıma çarpmıştı. Evden kaçıp gidip bir oto saniyide çalışmayı düşünmüştüm fakat bu gidişimin onları yıpratacağını bildiğimden dolayı amacımdan vazgeçmiştim.
                Emel, sınıfın en güzel kızıydı. İp atlarken dalgalanan saçlarını saatlerce izleyebilirdim. Bunu izlemek için her şeyimi verebilirim. Örnüğünün yakası bile sınıfdaki diğer kızlardan daha güzel, daha kalite duruyordu. Belliki annesi olsun babası olsun zevkli insanlar. Ne şansdırki aynı mahallede oturuyorduk. Dışarda onu sivil kıyafetle görmek aklımı ayrı bir karıştırıyordu. Kaltak karı giyinmesini iyi biliyordu. Herşeyiyle  ona aşıktım, Emeli en ince ayrıntısına kadar irdeliyordum, gülmesi hoşuma gitsede içim burkuluyordu. O güldüğü zaman bana daha ulaşılmaz geliyordu. Çünkü onu güldüren sebebin ne olduğunu merak ediyordum. Aklımdan ‘‘Ona seni seviyorum Emel ’’ dediğim zaman yüzünü somurtup gülmenin zıttı olan somurtkanlığı yüzüne takıp ‘‘Nediyosun sen be salak mısın ’’ diyeceğini biliyordum. Of! kahroluyordum. Ona yakın olmam için Alper denen gerizekalı bir arkadaşımın olması lazımdı. Çünkü Alperler Emellerle aile dostu gibi bir şeydi. Sık sık birbirlerine misafirliğe giderlerdi. Bu sebebden dolayı Alper ailesiyle beraber Emellere giderdi. Zihinimin içinde acaba Emelin odası nasıl ki diye sorular sorup odasını hayal ederken Alper dangozu onun odasının bizzat içinde Emelle beraberdi. Alperler Emellere her oturmaya gittiğinde ertesi gün okulda Alperi kenara çekip ‘‘ Anlatsana nasıldı? Kıyafeti nasıldı? Ablasıda mı sizleydi? Hiç benden konu açtın mı? Ne diyor benim hakkımda? ’’ tarzı bunaltıcı sorular soruyordum ve hep içi boş cevaplar alıyordum. Çünkü Alper pısırığın teki bir dangalaktı. Her daim Emellere gitmeden önce konuyu benden aç dediğimde bırakın konuyu benden açmasını gidip kızla iki çift laf bile edemiyordu. Mal gibi misafirliğe gittiği evde ödev yapıyordu.
Emel ve Alper’in aileleleri bizimkilere göre bir kaç gömlek üst kademedendi. Onların aileleri Kardemir’de yönetici pozisyonundayken bizimkiler memur sıfatındaydı. Ne şansdırki yönetici  lojmanlarının bitimine doğru memur lojmanları başlıyordu bu durum Emeli daha çok görmeme imkan sağlıyordu. Okul da olsun mahalle de olsun genelde ona yakın yerlerde oynamayı tercih ediyordum. Ona yakın bir yerlerde oynamak , onunla aynı işi yapmak bile beni mutlu ediyordu.
   Günlerden bir gün televizyonda yarın akşam yayınlanacak film fragmanı gördüm.Film, Amerika’da gazete dağıtan çocuklarla ilgiliydi. Çocuklar sabah gazete dağıtıyor akşam ise mahallenin ortasındaki ağacın üstüne yaptıkları eve çıkıp hasılatı topluyorlar, yarın ne yapacaklarına dair planlar yaptıktan sonra evlerine dağılıyolardı. Film ilgimi çekmişti, filmi izliycektim. Ertesi gün akşamı filmi izlemiştim ve çok beğenmiştim. Özellikle ağacın üstündeki tahta ev çok hoşuma gitmişti. İçimden     ‘‘ Keşke böyle bir ev bizimde olsa iyi anlaşan arkadaşlarla burda vakit geçirsek .’’ diye geçirdim. Tabi bu cümleler hep lafda kalıyor, keşkelerin kol gezdiği cümleler yakamı bırakmıyordu. Filmi izledikten sonra direk yatağa yattım. Malum yarın okul vardı. Kahrolası okula vardım. Bu okulun tek çekilir yanı Emel’di. Dersde bol bol onu izliyordum. Böylelikle tenefüs hıphızlı geliyordu. Tenefüs olmuşdu kantinden bir vişne suyu bir de simit alıp duvara oturdum, Alper’de yanımdaydı. Alper’e döndüm ‘‘ Dünki filmi izledin mi? ’’ dedim. Döndü bana baktı ve tabiki de ‘‘ Hayır izlemedim. ’’ dedi.  ‘‘ Alper sen nasıl bir bozgunsun, nasıl bir mağlubiyetsin lanet olası arkadaşım nerden girdin hayatıma.’’ diye içimden geçirdim. Baktım yüzüne ‘‘Aferin iyi yapmışın.’’ dedim, vişne suyundan çektim biraz kendime geldim. Derken arkadan bir bayan sesi ‘‘ Ben izledim. ’’dedi. Aman tanrım bu o, bu onun sesi. Nerde yaşıyorum? Ben kimim? Ayaklarımda çorap var mı? Kalbim kaburgalarımı zorlamaya başladı on yaşındaki bir insanın kaldıramayacağı şeyler bunlar. Emel resmen benle konuşuyordu ulaşılmaz dağın zirvesi ayaklarımın altındaydı. Tüm evreni buradan rahatlıkla izliyordum. Evet Murat sen sakin adamsın rahat ol ve ‘‘ Gazeteci çocuklardan bahsediyorsun değil mi ? ’’ sorusunu Emel’e yönelt. Bir derin nefes ve peşi sıra sorumu sordum. Emel geldi yanıma oturdu ‘‘ Evet o filmden bahsediyorum çok güzeldi keşke öyle bir hayatımız olsa.’’ dedi. Bir yandan yıkılıyordum bir yandan şahlanıyordum. Uzakdan izleyip hayranlıkla takdir ettiğim insan yanımda oturmuş benle sohbet ediyordu. Ne kadın ama şuna bak hayalimiz bile aynı. Biliyordum Emel sen de hayatın feleğinden geçmemişin ama nasıl bir şey olduğunu az çok görüyorsun helal olsun sana. Aynı fikire sahip olmamız bana özgüven vermişti. Tabi bu sırada Alper gözlüğünü çıkarıp örnüğüyle temizliyor nezle olduğundan dolayı sümüklü burnunu sümkürüp duruyordu. Dedim ya özgüven gelmişti ikinci cümlem hazırdı ‘‘ Hep öyle bir ağacın üstünde evim olsun istemişimdir.’’dedim. Kalbim artık bana ayıp etmeye başlamıştı yeter artık biraz daha yavaş atsan olmaz mı, sanki yüzümün kızarıklığı yetmiyormuş gibi kalbimin ritmiyle de mücadele ediyordum. Emel’de meyve suyu içiyordu o sırada kafasını sallayarak ‘‘ Evet o ev çok güzeldi, hasılatı toplayan kızın yerinde olmak o kadar çok isterdimki.’’ dedi, meyve suyunu içmeye devam etti.
Durdum ve amansız ve ucu gözükmeyen planımı devreye sokdum. Sonunu düşünmeden ‘‘ Aslında farkettiysen bizim orda bir ağaç bu evin yapımı için çok uygun ben bayadır bu evin projesi üzerinde kafa patlatıyorum, sonuca da yavaş yavaş ulaştım. Galiba bu evi yapabiliriz.’’dedim. Gözlerini birden açarak ‘‘ Gerçekten böyle bir fikrin mi var? ’’ dedi.  ‘‘Tabiki de var ben tahtaları, Alper çivi ve çekiçleri getirecek haftaya cuma yapmaya başlıycaz cumartesi günü biter. ’’ dedim. ‘‘Ben de katılabilirmiyim, hem bende içini düzenlerim ona göre evden eşya getiririm.’’dedi. Bana benimle olmakla ilgili soru soruyor, benle konuşuyor, beni benden ediyordu. Sakin ol Murat bir daha derin nefes al. ‘‘Aslında kalabalığa ihtiyacımız yok ama tabi neden olmasın yardımcı olmana sevnirim. ’’ dedim. Aslında bu cümleyi kendime yakıştıramadım. Kusursuz heykel, ulaşılamayan şehir gözüyle baktığım birine böyle dememem gerekir. ‘‘ Tamam o zaman cuma görüşürüz.’’ dedi. Bana ciddi manada  ‘‘ Görüşürüz ’’ dedi. Resmen onunla randevulaşmıştım. Fakat bir sorun vardı ortada ne plan ne de onu yapabilecek mantığa sahiptim. Eve vardığımda baykuş gibi düşünmeye başladım. Aklıma en ufak bir fikir bile gelmiyordu. Üstüne beni zora sokacak sorular peşimi bırakmıyordu. Tahtaları, çivileri ve gerekli aletleri nerden bulacaktım. Karamsarlığın dibini bulmuştum. En ufak ışık belirtisi aydınlık çıkış noktası bulamıyordum. Ne olabilir? Bu işin altından nasıl sıyrılabilirim? Büyük birilerine danışmam lazım yoksa Emel’i elimden tamamen kaçırabilirdim. Üstüne Emel’in gözünde yalancı durumuna da düşerdim. Ayakda durmasını bilmen lazım, Murat şimdi pes etme vakti değil. Hemen gidip mahallenin abilerine danışsam iyi olacak. Hem onlar beni babamdan ötürü çok severler. Çünkü babam aynı zamanda eski bir futbolcuydu ve buraların gençleri onun futbolculuk zamanı efsanelerini bol bol dinler heycana kapılıp onu örnek alırlardı. Aynı zamanda kendisi çok iyi bir forvet oyuncusu olup ayıptır söylemesi onun için gol atmaktan öte fileleri delmek daha mühimdi. Babamın mahalledeki bu şanı ilk defa gerçek manada işime yarayacaktı.
              Fuat abinin karşısına dikildim. Durumu en ince ayrıntısına kadar anlattım. Fuat abi biraz durdu ‘‘ Güzel fikir aferin hem bizim mahalle takımınında klüp binası olur sen dert etme biz o işi ayarlarız.’’ dedi. Sonra durdu durdu ‘‘ Sen aşık mı oldun lan! ’’ dedi, kafama vurdu ve gitti. Fuat abi çocuğum olsun adını Fuat koyacam, o kadar rahatladımki tüm korkularımı anında içimden çektin aldın. Artık gönül rahatlığıyla yatıp bir an önce cuma gününün gelmesini bekleyebilirdim.
              Cuma günü gelip çatmıştı. Fuat Abi ve arkadaşları ellerinde kerpetenler, tahtalar, çivi tenekleri ve sayamadığım ismini bile bilmediğim aletlerle ağacın dibine gelip işe başlamışlardı. Emel bu kadar büyük insanlarla beraber beni görünce ne olduğunu tam idrak edememişti. Çünkü o bu işi üç kişi yapacağımızı sanıyordu oysa Alper ortalarda bile yoktu. Fuat abi ve ekibi arasıra mola veriyolardı. Molalarda Sevinç Abla'nın limonatasından içip biraz dinlendikten sonra işlerine devam ediyorlardı. Cumartesi akşamı olduğunda ortaya inanılmaz, müthiş ve masalsı bir iş ortaya çıkmıştı. Ev gerçekten filimlerdeki gibiydi. Ben ve Emel’in sarayı, mahalledekilerin ise kulüp binasıydı. Emel ağacın üstündeki eve bakınca adeta büyülenmişti  ‘‘ Çok güzel olmuş Murat burası.’’ demişti. Benim ismim onun ağızdan dökülmüştü aynı zamanda bende dökülmüştüm. Resmen benim ismimi söyledi kendi adım kendime hiç bu kadar hoş gelmemişti. ‘‘ Planın gerçekten çok yaratıcı olmuş, buraya en güzel eşyalarımı getircem.’’dedi. ‘‘  Tabi getirsen benim açımdan hoş olur.’’ dedim. ‘‘ Benim eve gitmem lazım geç oldu.’’ diyerek evden aşağı sokağa indi, evine doğru yürüdü bende evin camından doğru onu izledim.
Bir hafta boyu eve özen gösteriyor en ufak ayrıntısına kadar güzel eşyalar koyuyorduk herhangi bir yerine zarar gelmemesi için yoğun çaba harcıyorduk. Emel’le aramız çok iyi gidiyordu bu ev sayesinde onunla tanışmış ona kendimi kabul ettirmiştim. Artık onunla konuşmaya yavaş yavaş alışıyordum belki de dünya üzerinde işi en düzgün giden insan bendim. Taki o lavuklar gelene kadar.  Güzel bir haziran gününde yemyeşil Yenişehir sokaklarında Kardemir'e ait bir araç ağaç evin önünde durmuş, üç kişi ellerinde telsizle Emel’le benim sarayımızı gösteriyor, onun hakkında konuşuyorlardı. Aralarında agresif görünümlü olanı ‘‘Yahu burası sit alanı burda bizim haberimiz olmadan eve çivi bile çakamazsınız.’’ diyordu. Diğer iki kişi ise telsizle yeri belirtiyor gerekli araçların gelmesi için beni yıkan sözler söylüyordu. ‘‘Defolun lan evimden,evimizden, kulübemizden.’’ diye haykırmak istedim ama nerde bende o cesaret. Bir çalının arkasına gizlenmiş olan biteni izliyordum. Mahalleli toplanmış ‘‘ Noldu? Hayırdır? ’’ sorularını birbirne sorarken lanet olası sarı dozer çokdan gelmişti. Yarım saate kalmadan sarayımızı ve hayallerimi yıkıp defolup gitmişlerdi. Emel’e ulaşmam için tek köprü orasıydı. Artık o köprü bir daha yapılmamasına yıkılmış, altından akan suyun içine karışıp yok olup gitmişti. Tıpkı umduğum, düşlerini kurduğum fakat şimdi olması imkansız Emel’le geçireceğim günler gibi dandik bir sarı dozerle hepsi yok olup gitmişti.
Ev yıkıldıktan sonra Emel’le mahallede görüşmelerimiz azalmıştı. Okuldaki sohbetimiz ise tenefüslerin elverdiği sürece gerçekleşiyor kimi zaman görüşmediğimiz günler bile oluyordu. Gün geçtikçe Emel evi unuttu. Bense Emel’i unutamadım.   
                

9 Mayıs 2012 Çarşamba

İleri Alalım Saati


-Afiyet olsun beyler!
-Eyvallah!
-Biz su içcektikte.
-O zaman tam yerine geldiniz. Su içmek için en güzel çeşmedir.
-Şehir merkezine daha çok var mı?
-Ne için lazımdı bizim şehir merkezini pek soran olmaz da.
-Ankara’dan geliyoruz televizyon vericisi getirdik.
-Öyle mi ne güzel. Ne vericisi?
-Beyefendi sudan daha iyi güzel bir şeyimiz de var isterseniz.
-Sağol ben bu saatde almıyorum.
-İleri alalım saati.
-Çetin Bey hadi daha bekliycekmiyiz?
-Versene şu rakıyı bilader. Bu kadın var ya, manyağın teki kardeşim. Katil olmam an meselesi. Bu bahsettiği Bünyamin Bey var ya bizim genel müdür yardımcısı. Şimdi Bu Bünyamin Bey’in karısı bu ikisini yatakda yakalayınca bu orospuyu da buralara gönderdi. Bütün bunlar Bünyamin beyin başının altından çıkıyor. Oysa kadın herifin altından çıkmıyor. Bütün mesele bundan ibaret işte. Oh be rahatladım. Hadi eyvallah.
-Güzel içiyor adam.
-Vallahi güzel içiyor.








2 Mayıs 2012 Çarşamba


                                                                        takım elbiseyle harika bir uyum içersinde olan sigara tutuş biçimi