30 Mayıs 2012 Çarşamba
27 Mayıs 2012 Pazar
Çelimsizler Sokağında Emlakçılık
Günlerimin büyük bir
kısmını bomboş evleri insanlara göstererek geçiriyorum.''Üç oda bir salon
kira 650, burası çocuk odası, satılık 150 bin lira, hayır efendim mutfak
dolapları böyle kalacak ev sahibi öyle istiyor, tabi ki buraya parke döşenecek,
durağa çok yakın otobüs tam şurdan geçiyor.'' laflarıyla her evi ayrı ayrı
överek hayatımı sürdürüyorum. Emlak işiyle uğraşmak benim tercih ettiğim bir
uğraş değildi. Babamın benim tercihlerimi benim yerime yapıp '' Bundan sonra bu
işle uğraşacaksın. Üniversiteye gitmene gerek yok.'' demesiyle, yorucu olmayan
fakat moral bozan emlak işine girdim. Liseden mezun olduktan sonra açıkcası
benim de pek üniversite okumaya hevesim yoktu. Zaten okuyamazdım da.
Beklentilerimi çok küçük yaşlarda babam yüzünden minimum seviyeye çoktan
indirmiştim. Bana işlediği derin özgüvensizlik, beni şu anki umursamaz,
beklentisiz belki de bir o kadar korkusuz yaptı. Çünkü upuzun senelerden beri
yaptığım her hareketle babamdan aldığımı tepkiler beni özgüvensiz ve pısırık
bir insan yapmıştı. Sonralardan bu özgüven eksikliği yerini hayata karşı umursamaz
bir tavır takınmama sebep oldu. İşte bu umursamaz tavrım, beklentisiz şekilde
yaşamak beni çevremdeki diğer insanlara karşı daha özgüvenli yapmaya
başlamıştı; hatta babama karşı bile. Babamla aramız kötü değildi. Kötü değildi
diyorum çünkü aramızın kötü olması daha sonradan iyi olabileceği manasına
gelebilir. Babamla aramız kronik bir vakkaydı. İkimizin de ruh hali birbirinden
hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kimi zaman sofrada oturup çorba içtiğimizde bile
içimizden birbirimize küfürler ettiğimizi hissedebiliyorum. Birbirini bu kadar
çok sevmeyen iki insanın gün boyu yaşamlarını beraber geçirmesini de ikimiz
açısından büyük bir talihsizlik olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek.
Dediğim gibi
emlakçılık o kadar da zor bir meslek değil fakat moral bozucu bir meslek.
İnsanlardaki çaresiz arayış, ev taşıyacaklarını bildiklerinden dolayı
kaynaklanan keyifsizlik, maddi yetersizliklerini cüzdanlarından çok yüz
ifadelerinden anlamak boş bir evi gösterirken beni emlakçılıktan çok kendi
içimde psikologluğa yönelmeme itiyordu. Kendimi o kadar çok geliştirmiştim ki
daha evin kapısını açmadan evin tutulup tutulmayacağını bile çözebiliyordum.
Benim asıl moralimi bozansa alt zümreden gelen müşterilerin üst zümre
semtlerinden ev bakmak istemleri oluyordu. Kendi içimden '' Etin ne budun ne
görmüyor musun burası size göre değil neyin inadı bu, boşuna orayı göstermiyim
nasıl olsa tutmayacaksın, size şöyle bir ev daha iyi olur.'' demek istiyorum
ancak '' Karşımdaki insanı vuran vurmuş dandik bir emlakçı çocuğu da
vurmasın.'' diyerek, ''Tabi efendim buyrun hemen gidelim.''diyorum. Evleri, alt
zümreden insanlara gösterirken bilerek elit şekilde hizmet ediyorum. Biliyorum ki
artık hayatlarında hangi kademede olduklarını bile sezemez hale gelen bu
insanlara boş bir evi gösterirkenki ilgili, insan konforunu onlara hissettirmek
nedense hoşuma gidiyordu. Tabi fiyatları söyledikten sonra da '' Hadi artık bu kadar yeter on dakikalık toz
pempe hayat bitti. Güzel yerlerde böyle oluyor kapıyı kapatıyorum.'' ortamının
oluşması benim için emlakçılığın en
moral bozucu kısmını oluşturuyordu.
Rutin günlerden bir gün masa başında
gelir gider evraklarını düzenlerken telefon çaldı, arayan tabiki de babamdı. ''
Az sonra eski öğretmenin gelecek Tuncay'ların evini göstereceksin.'' dedi. ''
Tamam.'' dedim ve kapadım telefonu. Gerilmiştim eski sınıf öğretmenimle ortaokul
bittikten sonraki ilk görüşmemizin böyle bir esnaf ortamında olması beni o
zamanki çocuksu çekinikliğime geri götürmüştü. Beş dakikalık bekleyişin sonunda
eski sınıf öğretmenim Nilgün Hanım içeri girdi. Acaba öğretmenim mi desem yoksa
hocam mı desem diye düşünürken '' Hoşgeldiniz
Hocam.'' demeyi tercih ettim ve elini öptüm. '' Hoş bulduk Ercan sen baya
büyümüşün adam olmuşun.'' dedi. '' E hocam 23 yaşındayız artık olsun o kadar.''
dedim. '' Tabi tabi maşallah, boyun posun tam oturmuş yerine.''dedi. Ufak bir
sırıtışla '' Sağolun hocam, isterseniz bir çay söyleyim öyle gidelim.'' dedim.
Bir yandan elindeki kağıtları yelpaze yaparken '' Yok Ercan evladım sağol daha davetiyeleri
dağıtacam. Malum duymuşundur benim oğlan Sertaç evleniyor.''dedi. Sertaç evleniyormuş
peh! ağzına sıçtığım Sertaç'ı ilkokuldayken beni evi çevire dövmüştü. Gördüğüm
vakit hala tedirgin olduğum insanların başında gelen, başarı timsali, lavuğun
tekiydi. '' A öylemi hocam hayırlı olsun. Kiminle evleniyor?'' dedim.'' Üniversitede tanıştığı
Cansu adında bir kızla.' 'dedi. ''Ne güzel umarım mutlu bir hayatları olur.''
dedim. Nilgün Öğretmen '' Sağol evladım.'' dedi. On dakikalık yolculuktan sonra
göstereceğim eve varmıştık. İçeri girdik biraz gezindik ;benim aklıma bizim
ilkokuldaki Ozan gelmişti. '' Hocam bizim sınıfta Ozan vardı şimdi Tokyo'daymış
mühendis olacakmış doğru mu? ''dedim. '' Evet evet doğru ara sıra arar beni
Nasılsınız hocam der, baya başarılı oldu oralarda da.'' dedi. Sonra döndü
tekrar bana ''Şimdi ben bu evi baya beğendim bizim çocuklara kafalarını bir
çatının altına rahatça koyacakları bir ev arıyoruz, burası da uygun gibi
duruyor. Sertaç'ında hayır diyeceğini düşünmüyorum. En uygun fiyatla burası
kaça olur.'' dedi. Tabi ki o mutlu yuvada atomik bir boyutta da olsa benim bir
parçam olmasını istemiyordum ev 180 bin liraydı bense '' 220 bin lira hocam.''
demeyi tercih ettim. '' Çok değil mi biraz daha indirseniz olmaz mı? '' dedi.
'' Hocam bu zaten indirilmiş fiyatı maalasef olmaz.'' dedim. '' Tamam o zaman
biz evde görüşelim bir daha size döneriz.'' dedi. Ben de '' Tamam hocam.''
dedim. Sertaç benden üç yaş büyüktü ilkokuldayken beni rezil eder derecesinde
dövmesi bilinçaltıma altın harflerle kazınmıştı. O zamanki pısırıklığıma sebep
olan nedenler arasına, babamın otoriterliğinin yanına dayak yeme olayı da
promosyon ürünü olarak rahatlıkla eklenebilirdi ve ben eklemiştim. Fazladan
söylediğim fiyatla da hiç pişmanlık duymadım diyebilirm.
23 yıllık yaşantım ortalama bir yaşam
süresinin üçte birlik kısmı demekti. 23 yıllık yaşantı aslen benim yaşantım
değildi, babama ait bir vücudun 23 yıllık kullanım süresiydi. Evet bana dahil
olan bir beyin, kalp, böbrek, ciğer vardı. Bu organların tümü benim vücudum
için çalışıyordu fakat vücudumun bütünü babam için çalışıyordu. Ben ben
değildim başkalarının hayat hikayelerini dinleyen, kalabalıklara dahil olan,
kalabalıkları izleyen, ayrıntılarda boğulan, kimi zaman şehrin ters yerlerinde
içmeyi tercih eden, günde ortalama yedi sekiz aileyle tanışan, uygun olmayan
zamanlarda uygun olmayan tepkiler veren karaktere sahip biriydim. Babamın bu
aralar sık sık bana karaktersiz demesini de uygunsuz kızgınlıklarımdan dolayı
olduğunu tahmin ediyorum. Bir insanı sevebilecek cesarete dahi sahip değilim
ama korkusuzum. Cesaretle korkusuzluk arasında dar bir sokaktayım. Cesaretle
korku arasındaki bu dar sokağa '' Çelimsizler Sokağı '' adını koymuştum. Çelimsizler
sokağı, benim gibi kalabalıklarda bulunan fakat birbirini göremeyenlerin
farkına varmadan girdikleri, kimi zaman farkına varmadan çıktıkları sokaktı.
Çelimsiziler sokağında billboardlar diğer sokaklarınkine göre daha büyük, daha
vurucu ve daha gerçekçiydi. Billboardlardaysa herkesin konserleri, tiyatroları,
kitapları her şeyden öte dalgınlıklarının, dünyada olduklarını unuttukları
dakkaların zamanları bol bol yazardı. Zaten konserler, tiyatrolar,kitaplarda
her daim o dakkaları konu alarak yapılıyordu. Tüm afişlere bakardık bok varmış
gibi, hiç çekinmeden izlerdik sadece. Sokaktan çıktığımızdaysa değişen hiç bir şey
olmamıştır. Tek değişen şey çelimsizliğimizdir. Daha çelimsiz, daha kambur
olmuşuzdur. Çelimsizler sokağı gerçeğin ta kendisi. Tek samimi bulduğum yerdi.
Ağır bir telefon
çaldı, çelimsizler sokağından aniden çıktım ve '' Efendim baba.'' dedim.
Dükkanı kapat aşağı gel gidiyoruz senle bir şey konuşacam çabuk ol.'' dedi. Ses
çok kızgındı derin bir tartışma olacağa benziyor. Dükkanı kapadım indim aşağı
'' Noldu baba?''dedim. '' Elinin körü oldu. Nilgün hanıma 40 bin lira fazladan
söylemişin fiyatı hıyar.'' dedi. '' Evet öyle yaptım çünkü o kadar istiyorum.''
dedim. Elinde çay vardı iş hanının girişindeki girişe çayı koydu. '' Lan
eşekoğlueşek sen kimsin de benim yerime eve fiyat biçiyorsun karaktersiz!.''
diye bana bağırdı.'' Baba ayıp oluyor bak
milletin ortasında, kalabalıktayız böyle bağırma.'' dedim. '' Senden mi öğrenecez
neyin ayıp olup olmadığını pezevenk.'' dedi. Sinirlerim alt üst oldu bizim
arabanın yanındaydım babamla aramda hemen hemen dokuz on metrelik bir mesafe
vardı. Elimi yumruk yaptım bizim arabanın kelebek camına vurdum camı indirdim
aşağı. Madem ona zarar veremiyorum bari arabasına zarar veriyim. Babam köpürdü
ayağının ucundaki taşı aldı bana fırlattı. Şerefsize askerde sanki taş atmayı
öğretmişler tam kaşımdan vurdu. Yere yığıldım, kaşım açılmıştı. Babam koşa koşa
yanıma geldi, yarama baktı '' Açılmış bu. Kalk oğlum hastaneye gidelim.'' dedi.
Ayağa kalktım, hastaneye gittik. Kaşıma dikiş attılar.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
ANKARA
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama çok keman çalınsın balolarında diye yapılmış gri sisli binalar...
alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde çok sigara içen öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya, yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya beşik kertilmiş olan dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük
elleri ararat'ın kız
yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana ankara'da,
yoksa bugün bir hayat yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki Belki bu fiim hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar. asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
belki balkona kar seyretmeye çıkar diye sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar hüzünlü gelmez insana ankara'da,
yoksa bugün bir hayat yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki Belki bu fiim hiçbir zaman o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar. asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı çok beğenmeyerek ama yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.
20 Mayıs 2012 Pazar
Tek Vesait
15 Mayıs 2012 Salı
SİT ALANI
Hayat
beni çokdan bunaltmıştı. Lanet ediyor, sıkılıyor üstüne de beni sevmeyen bir
kızı seviyordum. O da yetmiyormuş gibi en yakın arkadaşım andavalın tekiydi.
Tenefüslerin bile tadı kalmamıştı. İlkokulun en manasız sınıfı olan üçüncü sınıftaydım.
Üçüncü sınıfda olmam beni iyice delirtiyordu, en azından birinci ve ikinci
sınıfda çocuk oluduğumu anlıyordum, ona göre hareket ediyordum, dört ve beşte artık okulun büyüklerinden
olacağımı biliyordum ama üç de neyin nesiydi. Öğretmenim moruğun tekiydi, bana
takıktı bende ona takıntılıyım orası ayrı, o beni sevmiyorsa ben onu iki kat
sevmiyordum. Nasıl geçecek bu adamla iki
sene daha düşünmesi bile yoruyordu beynimi. İşler aslında o kadarda kötü
değildi, annem ve babamla aram iyiydi. Derslerimin kötü olmasına rağmen o kadar da ağır bir tavır
takındıklarını düşünmüyorum. Gerçi bir kere babamla derin bir sürtüşmem olmuştu
hakketiği lafı ona söylemiştim ama baba işte naparsın gazeteyi dürüp ağzıma
çarpmıştı. Evden kaçıp gidip bir oto saniyide çalışmayı düşünmüştüm fakat bu
gidişimin onları yıpratacağını bildiğimden dolayı amacımdan vazgeçmiştim.
Emel,
sınıfın en güzel kızıydı. İp atlarken dalgalanan saçlarını saatlerce
izleyebilirdim. Bunu izlemek için her şeyimi verebilirim. Örnüğünün yakası bile
sınıfdaki diğer kızlardan daha güzel, daha kalite duruyordu. Belliki annesi
olsun babası olsun zevkli insanlar. Ne şansdırki aynı mahallede oturuyorduk.
Dışarda onu sivil kıyafetle görmek aklımı ayrı bir karıştırıyordu. Kaltak karı
giyinmesini iyi biliyordu. Herşeyiyle
ona aşıktım, Emeli en ince ayrıntısına kadar irdeliyordum, gülmesi
hoşuma gitsede içim burkuluyordu. O güldüğü zaman bana daha ulaşılmaz geliyordu.
Çünkü onu güldüren sebebin ne olduğunu merak ediyordum. Aklımdan ‘‘Ona seni
seviyorum Emel ’’ dediğim zaman yüzünü somurtup gülmenin zıttı olan
somurtkanlığı yüzüne takıp ‘‘Nediyosun sen be salak mısın ’’ diyeceğini
biliyordum. Of! kahroluyordum. Ona yakın olmam için Alper denen gerizekalı bir
arkadaşımın olması lazımdı. Çünkü Alperler Emellerle aile dostu gibi bir şeydi.
Sık sık birbirlerine misafirliğe giderlerdi. Bu sebebden dolayı Alper ailesiyle
beraber Emellere giderdi. Zihinimin içinde acaba Emelin odası nasıl ki diye
sorular sorup odasını hayal ederken Alper dangozu onun odasının bizzat içinde
Emelle beraberdi. Alperler Emellere her oturmaya gittiğinde ertesi gün okulda
Alperi kenara çekip ‘‘ Anlatsana nasıldı? Kıyafeti nasıldı? Ablasıda mı
sizleydi? Hiç benden konu açtın mı? Ne diyor benim hakkımda? ’’ tarzı bunaltıcı
sorular soruyordum ve hep içi boş cevaplar alıyordum. Çünkü Alper pısırığın
teki bir dangalaktı. Her daim Emellere gitmeden önce konuyu benden aç dediğimde
bırakın konuyu benden açmasını gidip kızla iki çift laf bile edemiyordu. Mal
gibi misafirliğe gittiği evde ödev yapıyordu.
Emel ve Alper’in aileleleri
bizimkilere göre bir kaç gömlek üst kademedendi. Onların aileleri Kardemir’de
yönetici pozisyonundayken bizimkiler memur sıfatındaydı. Ne şansdırki
yönetici lojmanlarının bitimine doğru memur
lojmanları başlıyordu bu durum Emeli daha çok görmeme imkan sağlıyordu. Okul da
olsun mahalle de olsun genelde ona yakın yerlerde oynamayı tercih ediyordum. Ona
yakın bir yerlerde oynamak , onunla aynı işi yapmak bile beni mutlu ediyordu.
Günlerden
bir gün televizyonda yarın akşam yayınlanacak film fragmanı gördüm.Film, Amerika’da gazete dağıtan çocuklarla
ilgiliydi. Çocuklar sabah gazete dağıtıyor akşam ise mahallenin ortasındaki
ağacın üstüne yaptıkları eve çıkıp hasılatı topluyorlar, yarın ne yapacaklarına
dair planlar yaptıktan sonra evlerine dağılıyolardı. Film ilgimi çekmişti,
filmi izliycektim. Ertesi gün akşamı filmi izlemiştim ve çok beğenmiştim.
Özellikle ağacın üstündeki tahta ev çok hoşuma gitmişti. İçimden ‘‘ Keşke böyle bir ev bizimde olsa iyi
anlaşan arkadaşlarla burda vakit geçirsek .’’ diye geçirdim. Tabi bu cümleler
hep lafda kalıyor, keşkelerin kol gezdiği cümleler yakamı bırakmıyordu. Filmi
izledikten sonra direk yatağa yattım. Malum yarın okul vardı. Kahrolası okula
vardım. Bu okulun tek çekilir yanı Emel’di. Dersde bol bol onu izliyordum.
Böylelikle tenefüs hıphızlı geliyordu. Tenefüs olmuşdu kantinden bir vişne suyu
bir de simit alıp duvara oturdum, Alper’de yanımdaydı. Alper’e döndüm ‘‘ Dünki
filmi izledin mi? ’’ dedim. Döndü bana baktı ve tabiki de ‘‘ Hayır izlemedim.
’’ dedi. ‘‘ Alper sen nasıl bir
bozgunsun, nasıl bir mağlubiyetsin lanet olası arkadaşım nerden girdin
hayatıma.’’ diye içimden geçirdim. Baktım yüzüne ‘‘Aferin iyi yapmışın.’’
dedim, vişne suyundan çektim biraz kendime geldim. Derken arkadan bir bayan
sesi ‘‘ Ben izledim. ’’dedi. Aman tanrım bu o, bu onun sesi. Nerde yaşıyorum?
Ben kimim? Ayaklarımda çorap var mı? Kalbim kaburgalarımı zorlamaya başladı on yaşındaki
bir insanın kaldıramayacağı şeyler bunlar. Emel resmen benle konuşuyordu ulaşılmaz
dağın zirvesi ayaklarımın altındaydı. Tüm evreni buradan rahatlıkla izliyordum.
Evet Murat sen sakin adamsın rahat ol ve ‘‘ Gazeteci çocuklardan bahsediyorsun
değil mi ? ’’ sorusunu Emel’e yönelt. Bir derin nefes ve peşi sıra sorumu
sordum. Emel geldi yanıma oturdu ‘‘ Evet o filmden bahsediyorum çok güzeldi
keşke öyle bir hayatımız olsa.’’ dedi. Bir yandan yıkılıyordum bir yandan
şahlanıyordum. Uzakdan izleyip hayranlıkla takdir ettiğim insan yanımda oturmuş
benle sohbet ediyordu. Ne kadın ama şuna bak hayalimiz bile aynı. Biliyordum
Emel sen de hayatın feleğinden geçmemişin ama nasıl bir şey olduğunu az çok
görüyorsun helal olsun sana. Aynı fikire sahip olmamız bana özgüven vermişti.
Tabi bu sırada Alper gözlüğünü çıkarıp örnüğüyle temizliyor nezle olduğundan
dolayı sümüklü burnunu sümkürüp duruyordu. Dedim ya özgüven gelmişti ikinci
cümlem hazırdı ‘‘ Hep öyle bir ağacın üstünde evim olsun istemişimdir.’’dedim.
Kalbim artık bana ayıp etmeye başlamıştı yeter artık biraz daha yavaş atsan
olmaz mı, sanki yüzümün kızarıklığı yetmiyormuş gibi kalbimin ritmiyle de
mücadele ediyordum. Emel’de meyve suyu içiyordu o sırada kafasını sallayarak ‘‘
Evet o ev çok güzeldi, hasılatı toplayan kızın yerinde olmak o kadar çok
isterdimki.’’ dedi, meyve suyunu içmeye devam etti.
Durdum ve amansız ve ucu
gözükmeyen planımı devreye sokdum. Sonunu düşünmeden ‘‘ Aslında farkettiysen
bizim orda bir ağaç bu evin yapımı için çok uygun ben bayadır bu evin projesi
üzerinde kafa patlatıyorum, sonuca da yavaş yavaş ulaştım. Galiba bu evi
yapabiliriz.’’dedim. Gözlerini birden açarak ‘‘ Gerçekten böyle bir fikrin mi
var? ’’ dedi. ‘‘Tabiki de var ben
tahtaları, Alper çivi ve çekiçleri getirecek haftaya cuma yapmaya başlıycaz cumartesi
günü biter. ’’ dedim. ‘‘Ben de katılabilirmiyim, hem bende içini düzenlerim ona
göre evden eşya getiririm.’’dedi. Bana benimle olmakla ilgili soru soruyor,
benle konuşuyor, beni benden ediyordu. Sakin ol Murat bir daha derin nefes al.
‘‘Aslında kalabalığa ihtiyacımız yok ama tabi neden olmasın yardımcı olmana
sevnirim. ’’ dedim. Aslında bu cümleyi kendime yakıştıramadım. Kusursuz heykel,
ulaşılamayan şehir gözüyle baktığım birine böyle dememem gerekir. ‘‘ Tamam o
zaman cuma görüşürüz.’’ dedi. Bana ciddi manada ‘‘ Görüşürüz ’’ dedi. Resmen onunla randevulaşmıştım.
Fakat bir sorun vardı ortada ne plan ne de onu yapabilecek mantığa sahiptim. Eve
vardığımda baykuş gibi düşünmeye başladım. Aklıma en ufak bir fikir bile
gelmiyordu. Üstüne beni zora sokacak sorular peşimi bırakmıyordu. Tahtaları,
çivileri ve gerekli aletleri nerden bulacaktım. Karamsarlığın dibini bulmuştum.
En ufak ışık belirtisi aydınlık çıkış noktası bulamıyordum. Ne olabilir? Bu işin
altından nasıl sıyrılabilirim? Büyük birilerine danışmam lazım yoksa Emel’i
elimden tamamen kaçırabilirdim. Üstüne Emel’in gözünde yalancı durumuna da düşerdim.
Ayakda durmasını bilmen lazım, Murat şimdi pes etme vakti değil. Hemen gidip
mahallenin abilerine danışsam iyi olacak. Hem onlar beni babamdan ötürü çok
severler. Çünkü babam aynı zamanda eski bir futbolcuydu ve buraların gençleri
onun futbolculuk zamanı efsanelerini bol bol dinler heycana kapılıp onu örnek
alırlardı. Aynı zamanda kendisi çok iyi bir forvet oyuncusu olup ayıptır
söylemesi onun için gol atmaktan öte fileleri delmek daha mühimdi. Babamın
mahalledeki bu şanı ilk defa gerçek manada işime yarayacaktı.
Fuat abinin karşısına dikildim. Durumu en
ince ayrıntısına kadar anlattım. Fuat abi biraz durdu ‘‘ Güzel fikir aferin hem
bizim mahalle takımınında klüp binası olur sen dert etme biz o işi ayarlarız.’’
dedi. Sonra durdu durdu ‘‘ Sen aşık mı oldun lan! ’’ dedi, kafama vurdu ve
gitti. Fuat abi çocuğum olsun adını Fuat koyacam, o kadar rahatladımki tüm
korkularımı anında içimden çektin aldın. Artık gönül rahatlığıyla yatıp bir an
önce cuma gününün gelmesini bekleyebilirdim.
Cuma
günü gelip çatmıştı. Fuat Abi ve arkadaşları ellerinde kerpetenler, tahtalar,
çivi tenekleri ve sayamadığım ismini bile bilmediğim aletlerle ağacın dibine
gelip işe başlamışlardı. Emel bu kadar büyük insanlarla beraber beni görünce
ne olduğunu tam idrak edememişti. Çünkü o bu işi üç kişi yapacağımızı sanıyordu
oysa Alper ortalarda bile yoktu. Fuat abi ve ekibi arasıra mola veriyolardı. Molalarda
Sevinç Abla'nın limonatasından içip biraz dinlendikten sonra işlerine devam
ediyorlardı. Cumartesi akşamı olduğunda ortaya inanılmaz, müthiş ve masalsı bir
iş ortaya çıkmıştı. Ev gerçekten filimlerdeki gibiydi. Ben ve Emel’in sarayı,
mahalledekilerin ise kulüp binasıydı. Emel ağacın üstündeki eve bakınca adeta
büyülenmişti ‘‘ Çok güzel olmuş Murat
burası.’’ demişti. Benim ismim onun ağızdan dökülmüştü aynı zamanda bende
dökülmüştüm. Resmen benim ismimi söyledi kendi adım kendime hiç bu kadar hoş
gelmemişti. ‘‘ Planın gerçekten çok yaratıcı olmuş, buraya en güzel eşyalarımı
getircem.’’dedi. ‘‘ Tabi getirsen benim
açımdan hoş olur.’’ dedim. ‘‘ Benim eve gitmem lazım geç oldu.’’ diyerek evden
aşağı sokağa indi, evine doğru yürüdü bende evin camından doğru onu izledim.
Bir hafta boyu eve özen
gösteriyor en ufak ayrıntısına kadar güzel eşyalar koyuyorduk herhangi bir
yerine zarar gelmemesi için yoğun çaba harcıyorduk. Emel’le aramız çok iyi
gidiyordu bu ev sayesinde onunla tanışmış ona kendimi kabul ettirmiştim. Artık
onunla konuşmaya yavaş yavaş alışıyordum belki de dünya üzerinde işi en düzgün
giden insan bendim. Taki o lavuklar gelene kadar. Güzel bir haziran gününde yemyeşil Yenişehir
sokaklarında Kardemir'e ait bir araç ağaç evin önünde durmuş, üç kişi ellerinde
telsizle Emel’le benim sarayımızı gösteriyor, onun hakkında konuşuyorlardı.
Aralarında agresif görünümlü olanı ‘‘Yahu burası sit alanı burda bizim
haberimiz olmadan eve çivi bile çakamazsınız.’’ diyordu. Diğer iki kişi ise
telsizle yeri belirtiyor gerekli araçların gelmesi için beni yıkan sözler
söylüyordu. ‘‘Defolun lan evimden,evimizden, kulübemizden.’’ diye haykırmak
istedim ama nerde bende o cesaret. Bir çalının arkasına gizlenmiş olan biteni
izliyordum. Mahalleli toplanmış ‘‘ Noldu? Hayırdır? ’’ sorularını birbirne sorarken
lanet olası sarı dozer çokdan gelmişti. Yarım saate kalmadan sarayımızı ve
hayallerimi yıkıp defolup gitmişlerdi. Emel’e ulaşmam için tek köprü orasıydı.
Artık o köprü bir daha yapılmamasına yıkılmış, altından akan suyun içine
karışıp yok olup gitmişti. Tıpkı umduğum, düşlerini kurduğum fakat şimdi olması
imkansız Emel’le geçireceğim günler gibi dandik bir sarı dozerle hepsi yok olup
gitmişti.
Ev yıkıldıktan sonra Emel’le
mahallede görüşmelerimiz azalmıştı. Okuldaki sohbetimiz ise tenefüslerin
elverdiği sürece gerçekleşiyor kimi zaman görüşmediğimiz günler bile oluyordu.
Gün geçtikçe Emel evi unuttu. Bense Emel’i unutamadım.
9 Mayıs 2012 Çarşamba
İleri Alalım Saati
-Afiyet olsun beyler!
-Eyvallah!
-Biz su
içcektikte.
-O zaman tam yerine geldiniz. Su içmek için en güzel çeşmedir.
-Şehir
merkezine daha çok var mı?
-Ne için
lazımdı bizim şehir merkezini pek soran olmaz da.
-Ankara’dan
geliyoruz televizyon vericisi getirdik.
-Öyle mi ne güzel. Ne vericisi?
-Beyefendi sudan daha iyi güzel bir şeyimiz de var isterseniz.
-Sağol ben bu saatde almıyorum.
-İleri alalım saati.
-Çetin Bey
hadi daha bekliycekmiyiz?
-Versene şu
rakıyı bilader. Bu kadın var ya, manyağın teki kardeşim. Katil olmam an
meselesi. Bu bahsettiği Bünyamin Bey var ya bizim genel müdür yardımcısı. Şimdi
Bu Bünyamin Bey’in karısı bu ikisini yatakda yakalayınca bu orospuyu da buralara
gönderdi. Bütün bunlar Bünyamin beyin başının altından çıkıyor. Oysa kadın
herifin altından çıkmıyor. Bütün mesele bundan ibaret işte. Oh be rahatladım.
Hadi eyvallah.
-Güzel
içiyor adam.
-Vallahi
güzel içiyor.
6 Mayıs 2012 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














