26 Haziran 2012 Salı

KARŞI KOMŞU AĞLARKEN


              (3 yıl önce) Gece on iki sularında kapı çaldı. Böyle durumlarda daima evde ufakta olsa bir gerginlik olur. Bizim evde her daim gece çalan kapı yada gece çalan telefon hep kuşkuyla açılmıştır. O gece çalan kapı da kuşkuyla karşılanarak babam tarafından açıldı. Kapıyı çalan karşı komşumuz Sedat Abi'di. Sedat Abi bekar hayatı yaşayan bir diş doktoruydu. Akşam yemeklerini plastik tabaklardan yiyen, kirli çamaşırlarını kuru temizlemeye götüren, ara sıra yüksek seste müzik dinleyen bir insandı. Bana selam vermekten her daim kaçınırdı açıkcası bende ona selam vermekten kaçınırdım. O kapının önüne çıktığında asansörden inmesini bekleyip, o indikten sonra bende inerdim. Herneyse asıl hikayemize dönelim. Sedat abiyi hiç bu kadar panik hissetmemiştim. Hissetmemiştim diyorum çünkü ben başka oda da olduğum için onu göremiyordum sadece sesini duyuyordum. Babam ‘‘ Noldu Sedat hayırdır? ’’ dedi. Sedat abi ‘‘ Şeref abi çok kötüyüm çok kötüyüm abim trafik kazası geçirmiş yoğun bakımdaymış ben şimdi Sinop’a gidiyorum haberiniz olsun.’’ dedi. Annem duyar duymaz yataktan kalkıp hemen kapının yanına geldi ‘‘ Ne diyosun Sedat nerde olmuş? ’’ dedi. Sedat abi de ‘‘ Sinop çıkışında olmuş abla çok kötüyüm, şimdi ben gidiyim.’’ dedi ve gitti. Sonradan Sedat Abi’nin abisinin yaşamını yitirdiğini öğrendik. Sedat abinin abisi kısa boylu, kirli sakallı, kısa saçlı hafif beyaz tenli biriydi. Kırmızı renk Fiat marka bir arabası vardı. O araba malasef sonunu getirmişti.
            (Şimdi.) Babam ve annem evde temizlik yapıyorlardı. Bende onların temizlik yapmalarından rahatsız olmuş şekilde öylece oturuyordum. Babam ve annemin yorgun olduklarını anladıktan sonra moralim bozulmuştu. Yardım etsem iyi olacak düşüncesiyle elektrik süpürgesini kaptığım gibi evi süpürmeye başladım. Havanın sıcaklığından dolayı üstümü çıkarıp üzerimde atletle evi süpürmeye devam ettim. Koridorları süpürdükten sonra elektrik süpürgesinin fişini çıkarmak için banyoya yöneldim. O sırada kapı çaldı. Annem kapıyı açtı karşısında Sedat Abi’nin annesi Müjgan Teyze vardı. Bende malum üzerimde atlet olduğu için banyodan çıkamadım çünkü kapının önünde Müjgan Teyze vardı ve banyonun çıkışını görebiliyordu. Ama sabırsızlık yapıp ilk önce kafamı dışardan uzattım Müjgan teyze beni gördü. Kafamı hemen içeri soktum ama dayanamadım ve ‘‘ Görürse görür nolcak.’’ diyerek elime aldım elektrik süpürgesini oturma odasına geçtim, kapıyı kapadım ve odayı süpürmeye başladım. İki dakika geçti geçmedi annem oturma odasının kapısını açtı. Bana bir şeyler diyordu ama anlamadım. Süpürgeyi kapadım ‘‘ Heh şimdi söyle. ’’ dedim. ‘‘ Müjgan teyzen ağladı.’’ dedi. ‘‘ Noldu niye ağladı? ’’ dedim. ‘‘ Seni Mehmet’e benzetmiş.’’ dedi. Mehmet Abi malum trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ben de ‘‘ Alla alla nerden benzetti ki? ’’ dedim. Annem de ‘‘ Onların da evlerinde temizlik işini Mehmet yaparmış, tip olarak da biraz benziyosun ya ondan seni Mehmet’e benzetti, kadıncağız Hakim olamadı kendine ağladı kapının eşiğinde’’ dedi. Kötü olmuştum banyodan çıkmasam hakikatten iyi olacakmış gerçi bilemezdim benim birilerini hatırlattıp böyle bir durum yaşatacağımı. Değişikti yaşamını yitirmiş birine benzetilmek ve yaşamını yitirmiş birini hatırlatmak güzel bir şey değildi. Hele hele bir insana çok sevdiği bir insanı hatırlatmak insana suçluluk hissettiriyordu. O günden sonra Müjgan Teyze bizim eve kendi elleriyle yaptığı yemekleri daha çok ikram etmeye başladı. Tabi ki eskidende ikram yapıyordu fakat ikramların sıklığı artmıştı. Hatta bir keresinde ‘‘ Alın Gülcan Hanım Abdul Can’a yaptım. Afiyet olsun. ’’ dediğini duymuştum. Müjgan Teyze’nin yemekleri gerçekten lezzetliydi fakat lezzetli olduğu kadarda hüzün vericiydi. Lezzetli ve hüzün veren ikramlar; insan yemeği yerken gerçekten bir garip oluyor.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Evdeki Ses


       ‘‘ Buyrun efendim ne istersiniz? ’’... Masaya servis yapıldıktan on dakika sonra. ‘‘ Burda yapabilir misin? Açıkcası terapiye gitmek gururuma dokunuyor. Poliklinikte ki gibi not almana gerek yok. Hem doktorum ol hem dostum ol ikisinin arasında yorumla. Ara sıra doktor gibi konuş ara sıra uzun yılların dostuymuş gibi konuş.’’ ‘‘ Tamam kabul ama tüm prosudürleri yerine getirerek başlarım sıkılmak yok.’’ ‘‘ Tamam kabul. ’’ ‘‘ Adınız soyadınız?.’’ ‘‘ Yılmaz Esin.’’ ‘‘ Yaşınız? ’’ ‘‘ Otuz dört.’’ ‘‘ Mesleğiniz? ’’ ‘‘Avukatım.’’ ‘‘ Evli misiniz? ’’ ‘‘ Hayır yalnızım. ’’ ‘‘ Bekarsınız yani? ’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızım.’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızsınız demek. Peki daha önce hiç terapiye gittiniz mi? ’’ ‘‘ Hayır daha önce hiç terapiye gitmedim.’’ ‘‘ Gitmeyi düşündünüz mü? ’’ ‘‘ Bir çok kere düşündüm ama kendi sorunumu kendim halletmeliyim diyerek hep vaz geçtim. ’’ ‘‘ En çok ne zaman terapiye gitme ihtiyacı hissettiniz? ’’ ‘‘ Sanırım bundan yedi yıl önceydi.’’ ‘‘ Hangi sebebten dolayı gitme ihtiyacı hissettiniz.’’ ‘‘ Sanırım aynı sebebten dolayı olması lazım.’’ ‘‘ Sebebin ne peki dostum.’’ ‘‘ Galiba kontrol mekanizmamı kaybediyorum. İleriyi göremiyorum. ’’ ‘‘  Şu an sana karşı sinirlendim, karmaşıklığın sebebi buysa bu kadar basit neden olamaz. İleriyi göremiyorum da ne demek. Sence hangimiz ileride ne olacağını düşünebilir. Ne biliyim dostum ilerde başımıza gelecek basit olaylar az çok bellidir fakat hesaba katılmayan bir çok faktör vardır. O faktörleride göremeyiz ki. Adı üstünde hesaba katılmayan faktör. Sence burdaki herkse kahin mi? Bana sorarsan tahminen değiller.’’ ‘‘  Sorunu nasıl olurda bu kadar basite indirgeyebilirsin. Sence ben bunları düşünemiyormuyum. Ben sana mekanizmayı kaybediyorum diyorum. Hırçınlaşabilirim, bunaklaşabilirim, aşırı uysal olabilirim, yıllarca boş oda dinlemek sıkıntı yaratabilir. Dün yatmadan önce sabrettiğimin farkına vardım.’’ ‘‘ Nasıl yani efendim? Bu sabrın neye karşı olduğunu düşünüyorsunuz? ’’ Bilmiyorum ama korktum doktor, ürperdim sebebsiz yere sabrettiğimi hissettim.’’ ‘‘ Beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Ne gibi? ’’ ‘‘ Az önce ileriyi göremiyorum dediniz. İleriden beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Tam olarak bilmiyorum herhangi bir beklentimin olup olmadığını. Farkında değilim evet evet en doğrusu bu, beklentimin olup olmadığının farkında değilim.’’ ‘‘ İleriyi göremiyorum dedin, beklentinin var olup olmadığını bilmediğini söylüyorsun. Dostum mekanizmanı bozan etkenlerden birisi ikilem olabilir. İkilemi hiç ama hiç hafife alma derim ben sana ikilemin yenilir yutulur cinsten değil. Beklentin varsa  bir plan yapmış olman lazım. Beklentin yoksa günlük planlar dahilinde kompleks planlara fazla ihtiyacın olacağını düşünmüyorum. Karmaşık bir ikilem içersindesiniz. Şöyle diyim efendim siz ikilemin içinde bir ikilem yaşıyorsunuz.
Kelime oyunu yapacak olursak dörtlem demek daha uygun olur. Dört adet nokta, noktalar birbirlerini sıkça taciz ediyor. Tahminimce bu dört adet nokta mekanizmanızı kontrol ediyor. Bir noktadan uyarı gelse sorun yok. Hatta üç noktadan uyarı gelse bile sıkıntı yok. Fakat dört noktada aynı anda sinyal vermeye başlamış. Plan yapmak veya plansızlık. Beklenti veya beklentisizlik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz. Elimizde dört tane arı kovanı var. Önüne, arkana, sağına ve soluna olmak üzere etrafına konulmuş olan arı kovanlarında çeşitli farklılıklar var. Şöyle yani sağındaki kovanda tam manasında kaliteli arılarla yüksek kalite de bal üretimi yapılmakta. Hatta kaliteli arılar için kovanın ilerisine türlü türlü çiçeklerden  oluşan taze polen sağlayan tarlalar bile var. Anlıycağın tkır tıkır işleyen bir mekanizma. Solunda ise yüksek üretim sağlayan, sağındaki arılara kadar bolca bal üreten arılar var fakat balın kalitesinde sıkıntı var. Sıkıntının sebebi şu ki solundaki kovanda eşşek arıları var. Anlıycağın ürettikleri bal zehirli. Tam manasında ne yaptığını bilememek. Önündeki kovanda ise kaliteli arılar var ancak bu kovanın sıkıntısı; kovanın içinde petek bulunmayışı. Üretmek istemek ancak nereye ne yapacığını bilememek. Tam bir şapşallık göstergesi. Arkanda ise bomboş arı kovanı var. Ne arı var, ne petek var, ne de bal var. Tam manasında salıverme örneği diyebiliriz. Şimdi hikayeyi şöyle değiştiriyorum. Kovanların ortasındaki adam sen değilsin. Daha doğrusu ortadaki adamın sen olduğunu bilmiyoruz. Sana sorum şu şekilde olacak. Acaba sen ortadaki adam mısın yoksa boş arı kovanı mı? Sorunun cevabını rahatlıkla verebiliyorsan sanırım problemin geri kalan kısmını halledebiliriz. ’’ ‘‘ Boş arı kovanı olmak istemiyorum, istemiycem de. Hatırlarsan bir şeylere sabrettiğimi söylemiştim. Sabrımın temelinde korkular var. Peki nasıl korkular bunlar? Ben o ortadaki adam olduğumu ve seçimi yapacak olan adam olduğumu biliyorum kovanlardan gelen seslerin beni zorladığınıda biliyorum ama bazen kendimi hiç arı sesi gelmeyen boş arı kovanıymışım gibi hissettiğim dakkikalar oluyor. Agresifleşiyorum, kontrolsüz düşünmeye başlıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonrasında sakinleşip aslında  peteği olmayan kovan olduğumun farkına varıyorum. O zamanda içimi gerçekten bir ürperti kaplıyor. 
Geçen her vakit sırtlarımızı kırpaçlıyor dostum. Sanki gemideyim kürek çekiyorum. Arkamda biri var sırtımı kırbaçlıyor. Bembeyaz olan gömleğim yırtılmış, kan zerrecikleri gömleğime işlemiş. Arkama dönüp bakmak istiyorum, kim bu kırbacı vuran diye merak ediyorum. Arkamdaki buna izin vermiyor. Kafamı her çevirdiğimde suratıma indiriyor kırbaçlarını. Kürek çekmeye devam ediyorum. Kürek çok ağır gelmeye başlıyor. Gemi zar zor ilerliyor. Dışarı baktığımda geminin denizde olmadığının farkına varıyorum. Meğersem gemi Sahra Çölü'nün ortasındaymış. Küreği her salladığımda kuma saplanıyor. Sapladığım yerden çıkartmak sanki güç istiyormuş gibi duruyor. Susuzluktan kurumaya başlıyorum. Çölün ortasında seraplar görüyormuş gibi oluyorum. Karakteri değişen, rahat, durup duruken kendi kısıtlamalarını ortadan kaldırmış bir adam görüyorum. Gittikçe bana yaklaşıyor. Üstünde siyah takım elbise, siyah gömlek ve ayaklarında siyah ayakkabı varmış gibi duruyor. Elini omzuma atıp ‘‘ Gel gidelim ben halletcem. ’’ diyor. Ben de ona ‘‘ Sen karışma ben hallederim.’’ diyorum. ‘‘ Zaten onun için geldim. ’’ diyor. ‘‘ Defol git başımdan, uğraşma benle. ’’ diyorum. ‘‘ Tamam sen nasıl istersen... ’’ derken kendimi birden odanın içinde buluyorum. Televizyonda gece on iki haberleri var, iki kat aşağıdan gülme sesleri geliyor, yan komşunun eşiyle konuşma sesleri geliyor, öksürük sesleri geliyor. Ve şimdi seninde o siyah takım elbiseli adam olduğunun farkına vardım sayın doktorum ve sevgili dostum. Çıkıyorum çölden yine, gece on iki haberleri, iki kat aşağıdan gelen gülme sesleri, yan komşunun eşiyle konuşma sesi ve öksürük sesleri. ’’
    


7 Haziran 2012 Perşembe

RADYO ATÖLYESİNDE ÇIĞIRTKANLAR

            Çocukluğumun ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti. Çeşitli ebatlarda kablolar, frekans düşürücüler, yükselticiler, transistörler gibi terimlerle ufak yaşta tanışmıştım. Radyo atölyesindeki her aleti evladım gibi benimsemiş, her birine özenle muamele yapıyordum. Üstüne de elektrik ve elektronik aksanlara karşı ilgim muazzam derecede yüksekti. Elime ne kadar radyo ile ilgili teknik kitaplar gelse yedi sekiz kez okur, elime geçen radyolar ile alakalı yazıları itinayla saklardım. İnsan sesinin kablolar aracılığıyla kilometrece uzaklardan gelip evlerimizde, iş yerlerimizde yankılanması ucu bucağı belli olmayacak derecede beni çok etkilerdi. Sadece bir insan sesi değil kilometrelerce öteden gelen müziğin odalarımızda çalması, kimi zaman neşelendirip kimi zaman dertlendirmesi ve bunu insanların bir makine aracılığıyla yapabiliyor olması bana hep şaşırtıcı gelmişti. Olayın teknik boyutunu da bilmek beynimi adeta ikiye bölüyordu. Evde şarkı dinlerken şarkının duygusuna kapılıp kendimi şarkıya kaptırırken diğer yandan da şimdi ses yüksek dalga boyunda transistörden geçip hapörlör bobinlerini titretiyor ama tüp de baya kaliteymiş sesi hala taze veriyor tarzı düşünceler ister istemez aklıma giriyordu. Kimi zaman sevdiğim şarkılar çaldığı vakit şarkının çaldığını unutuyor malum teknik düşüncelere dalmaktan çalan şarkının keyfini çıkaramadan şarkı bitiyordu.
            Eniştem tabiri caiz ise kaliteli bir insandı. Her konuda bana yol göstermiş, öğretmekten ve öğrenmekten hiçbir zaman bıkmazdı. İşini ciddiyetle yapan ama bu disiplinini çevresine hissetirmeyen bir yapısı vardı. Eniştemin kıvamında disiplini sayesinde daha üniversiteye gitmeden elektronik konularda güzel düzeyde bilgi donanımına sahip olmuştum.  
                    Aşırı derecede haşır neşir olduğum bu atölyenin hayatımın akışın yönünü baştan sona kadar şekillendirdiğini söyleyebilirim. Gideceğim okuldan tutun, edineceğim mesleğe, yaz tatilimi ne şekilde geçireceğimden ilerde ne kadar para kazanacağıma kadar birçok hususta hayatıma ince ayarlar vermişti. Şu anda bulunduğum pozisyonda olmamın temellerini de bu atölye atmıştır. Dediğim gibi çocukluğumun ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti. Üniversite yıllarımda İstanbul’dan memleketime döndüğümde yaz boyu enişteme yardım edip, okuldan edindiğim bilgileri bu yolla rahatça pekiştirebiliyordum. Sabahları dükkanı eniştem açar öğlene doğru ben gelirdim, benden sonra da sokaktaki oyundan sıkıldığında eniştemin kızı Ela gelirdi. Ela’nın da bize ara sıra yardım edip tıpkı benim gibi ufak yaşta bilgiler edindiğini, durumlara karşı tavırlarını bana benzetiyordum. Ama onu daha çok teknik boyuttan öte radyoların dış görünümleri, edebi yanı cezbediyordu. Sırf bu edebi yönün hatrına teknik boyutlarını da dinlemeden edemiyordu. Memleketten uzakta olduğum İstanbul günlerinden bir gün Beyoğlu’nda radyo satan dükkanların önünden geçerken aklıma yerel bazda radyo yayını yapan bir istasyon kurma fikri gelmişti. Yerel bazda çalışacak bu radyo istasyonu baya yerel olacaktı. Kapsamı bizim mahalleyle sınırlı olacak istasyonda mahalle ahalisine sevdiği müzikleri çalmanın yanı sıra şehrimizde ve mahallemizde olup biten hadiseler hakkında bilgi verilmesi  fikirlerim arasındaydı. Fikrimi enişteme açtığımda, eniştem bana bakıp ‘‘ Yarın başlayalım öyleyse.’’ demesi beni eniştem konusundaki düşüncelerimde yanıltmamıştı. Eniştemin dediği gibi ertesi gün işe koyulmuştuk. Gerekli malzemelerin listesini çıkarıp, iş akış şemasını çizdikten sonra uygulama kısmına koyulduk. Gerekli malzemeleri yavaş yavaş topluyor işi hiç savsaklamıyorduk. Radyo istasyonu uygulaması ben ve eniştem açısından da tecrübe olacaktı. Bu yüzden işi yaparken hem zevk alıyorduk hem de belli başlı noktalarda açıklarımızı kapatıyorduk. Tabi böyle işlerle uğraşanlar bilirler kısmi cereyan çarpmaları, kısa devreler bizim de başımıza geliyordu onlar da işin tuzu biberi oluyordu.
             Uğraşlarımız sonucunda test yayını yapma noktasına gelmiştik. Atölyede son ayarlamaları yaparken eniştem meraklı biçimde  ‘‘Hadi bizim eve git radyoyu 86.2’ye ayarla.’’dedi. ‘‘ Tamam’’ diyip koşa koşa evin yolunu tuttum. Mahalleliden ‘‘ Hüseyin oğlum bir şey mi oldu? ’’ sorularını geçiştirip koşa koşa eve çıktım. Radyonun yanına gelip 86.2’ye ayarladım. Ses parazitli geliyordu, eniştemin bazı ayarlarla oynadığını hissettim. Sonra parazitlik gitti ve eniştemin sesi gelmeye başladı ‘‘ Hüseyin beni duyuyor musun burası atölye zeminkat, hüseyin beni duyuyor musun burası atölye zeminkat...’’ anonsunu duyduğumda gülmeye başladım sevinçten napacağımı şaşırdım. Camı açtım ‘‘ Duyuyorum enişteee burası beşinci kaaat.’’ diye yüksek sesle bağırdım. Sonra radyodan yine ses geldi ‘‘ Hüseyin bağırma o kadar şimdi biri bir şey diyecek hadi gel buraya. Bu arada radyo zeminkat hayırlı olsun.’’ dedi. Dayanamadım ‘‘ Radyo zeminkat hayırlı olsun hepiniz için sizin için senin için hayırlı olsun.’’ diye yine bağırdım. Atölyeye geldiğimde mahalle güruhundan bazıları ‘‘Noldu Hüseyin bağırıyordu, bir şey mi oldu? ’’ sorularını enişteme yöneltiyordu. O sırada eniştemse gerekli açıklamayı yapıp güruhun merakını gidermekle uğraşıyordu.
          Kış boyunca düşündüğüm, tasarımını yaptığım plan tutmuştu. Üç kişiden oluşan yayın kadrosuyla yayın hayatına başlamıştık. Mahallemizin de onayını alan Radyo Zeminkat toplamda 8-9 sokağa yayın yapsa da toplamda ortalama dört yüz kişiye yakın dinleyici kitlesine sahiptik. Akşam yedi ile on arasında bol bol müzik yayını yapıp ara sıra insaların isteği üzerine evlenme duyuruları, vefat anonsları da yapıyorduk. İnsanlar evlerine gitmeden önce atölyeye uğrayıp şarkı isteklerinde bulunuyordu. Eniştem sırf bu yüzden liste yapma gereğinde bulundu. Gelenlerin isimlerini alıp yanına istediği şarkının ismini yazıyordu. Atölye’ye gir çık çok olmaya başlamıştı bundan dolayı atölyenin hijyeni konusunda sıkıntılar baş göstermişti. Eniştem ‘‘ Bu iş böyle olmayacak hem millete sıkıntı oluyor hem bana sıkıntı oluyor. Çözüm bulmak lazım.’’ diyerek belki de ülkedeki ilk istek şarkı çalma olayını kapıya hizmet olarak değiştirmişti. Telefon sistemlerinin o zaman gelişmemiş olması şimdiki gibi internet veya faks aletlerinin olmayışı radyo ekibimizdeki Ela’ya yeni bir misyon yüklememize sebep olmuştu. Ela’nın misyonu şu şekilde oluşuyordu; akşam yedi ile sekiz arası yayın yaptığımız sokaklarda gezerek radyo’ya şarkı isteğinde bulunanlardan isteklerini alacak istek listesine yazıp bize geri getirecekti. Ela’nın misyonu sokağın çehresini ufak çaplı da olsa değiştirmişti. Çünkü yolda Ela’yı gören ‘‘ Ela listeye ismimi yaz  Ayten Alpman Söyle Buldun mu, Ela bakar mısın Füsun Önal’dan Oh Olsun’u çalarlarsan sevinirim.’’ tarzı isteklerle evlerin camlarından Ela’ya çeşitli sanatçıların isimlerini ve şarkılarını söylüyordu. Mahallemizde sanatçıların isimleri akşam yedi gibi yüksek sesle yankılanıyordu. Dışarıdan baktığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Hiç beklemediğim tiplerden hiç beklemediğim şarkı istekleri oluyordu. Bazılarıysa istediği şarkıyı Ela’ya söyleyemeyip dedikodulara sebep olmaması için kağıda yazıp Ela’ya atıyordu Ela da utanılarak yazılan kağıtları açıp not ediyordu. Mahallemizde ve radyoda hoş bir hava yakalanmıştı. İstek müzik düşüncesi insanların beğenisini toplamıştı, güzel bir fikirdi ve tutmuştu.
           Güzel bir yaz gününde atölyeyi kapatıp evlerimize doğru yürüdük. Eniştemle biraz sohbet ettikten sonra eniştem ‘‘ Hadi yarın görüşürüz.’’dedi. Ben de eve doğru yürüdüm. Evde uzanmış dinlenirken aniden bir kapı çaldı. Çalan kapının aniliğinde resmen panik vardı. Babam koştu kapıyı açtı ‘‘ Noldu bacanak hayırdır.’’dedi. Eniştem panikle ‘‘Yandım bacanak yandım rezil olduk mahalleye, yandık Hüseyin çabuk koş aç radyoyu atölyeye girmişler bizim radyodan yayın yapıyolar küfür kıyamet kopuyor yayında.’’ dedi. Koştum açtım radyoyu, radyodan aldığım seslere göre tahminen atölyede iki kişi vardı, sanki sarhoş gibilerdi konuşma aksanlarından öyle anlaşılıyordu. Radyodan değişik bir sarhoş isyanı duyuluyordu ‘‘ İyi geceler muhterem dinleyenler ki dinleyenler varsa. Bu geceki yayınımız bekçi gelene kadar devam edecek, ben tecavüze uğramış Polyannayım alayınızı seviyorum ama belli başlı özelliklerinizden nefret etmiyor değilim. Ayıptır söylemesi yanımda arkadaşım Turgut’la, evet meşhur Turgut Özben’le kafalarımızı çektik cila yapalım derken kendimizi burda bulduk öyle değil mi Olric? Olric’ten ses yok. Öyleyse ben devam edeyim Turgut’un da konuşcak hali yok. Ahali iyi dinleyin Pollyann’a konuşuyor. Biliyorum birçoğunuz iyi insanlarsınız fakat kaplumbağa olmayı tercih etmişsiniz. Yolda ağır, somurtuk yürümeyi ciddiyetle karşılamış bu hayat tarzını benimsemişsiniz. En ufak tehlikede kabuğa ayakları,kolları hatta kafanızı bile içeri çekmişisiniz. Tapulu evlerinize tapusuz kafalarla girip durum böyle, irdelemeye lüzum yok demeyi doğru seçenek olarak kabul etmişsiniz. Evet doğru yapmışsınız, ben de sizdenim Turgut da öyle değil mi Olric? Olric’ten yine ses yok anlaşılan beni alkollü olduğum için pek ciddiye almıyor. İzin vermeyelim sevgili dinleyenler, bu donsuzlara meydanı bırakmayalım. Beni ciddiye alın ya da almayın ama ben doğruyu söylüyorum. Siz yufka yürekli insanlar ve biz alkol kokan ciğersizler sanki aynı şeyleri düşünüyoruz. Sanki susarak kendimizi onaylıyoruz...’’ radyoda bunları duymuştum, duyduklarım karşısında şaşırmıştım. Eniştem, ben ve babam atölyeye doğru koştuk. Hala içerdeydiler, bizi gördüler ve ayağa kalktılar. İçerde iki kişi vardı. Turgut’la Polyannayım diyen adam vardı ama Olric ortalarda yoktu. ‘‘Ayağa kalktılar ‘‘ Afedersiniz. ’’ dediler. Eniştem ‘‘ Çabuk boşaltın burayı çabuk! ’’ diye bağırdı onlar da gitti. Eniştemle ertesi gün son yayınımızı yaptık. Gerçekten üzüntülüydüm fakat içimi hırs da bürümüştü. Yayına şu konuşmayla son vermiştim ‘‘ İyi akşamlar siz Zeminkat dinleyicileri bu akşam Zeminkat’ın son yayını fakat iki yüz evlerdeki son yayını, evet bu mahalledeki son yayını. İlerleyen zamanlarda Zeminkat’ın bir şekilde karşınıza çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Dün bilindiği üzere talihsiz bir olay yaşandı. Radyomuzda yayın yapan sarhoşlar bazı yerlere mahallemizdeki bazı isimlere deyinmiş. Ben o kısımları dinleyemedim ve Zeminkat Atölyesi olarak olanlardan özür diliyoruz. Sizlere yayınımızın son dakikalarında Zeki Müren’den ‘‘ Elbet bir gün buluşacacağız.’’ şarkısıyla veda etmek istiyorum. Sağlıcakla.’’
            Okulu bitirdikten sonra biraz birikim yapıp. İstanbul’da radyo yayını yapmaya başlamıştım. İstek şarkı düşüncesi İstanbul’da da tutmuştu. Motorilize ekipler kurup motorlarla istanbul’da istek şarkı avına çıkıyorduk. İnsanlar radyoda isminin geçmesini, istediği insana şarkı göndermesinden zevk alıyordu. Bu fikir radyomuzu çok büyütmüştü. Ulusal düzeyde çalışmaya bile başlamıştık. Tabi şimdiki teknolojiyle diğer radyolardan farkımız yok ama eskinin hatrı bizi hala dinlenir kılmaya devam etmekte. Yetmişlerde küçük bir atölyede kurulan radyonun şimdilerde saygın bir radyo kuruluşu olması, arkama dönüp baktığımda beni hırslandıran Polyyanna’ya, Turgut’a ve hiç görmediğim Olric’e teşekkür etmeme ihtiyaç duyduruyor. Hepinize teşekkürler.