28 Haziran 2012 Perşembe
26 Haziran 2012 Salı
KARŞI KOMŞU AĞLARKEN
(3 yıl
önce) Gece on iki sularında kapı çaldı. Böyle durumlarda daima evde ufakta
olsa bir gerginlik olur. Bizim evde her daim gece çalan kapı yada gece çalan telefon
hep kuşkuyla açılmıştır. O gece çalan kapı da kuşkuyla karşılanarak babam
tarafından açıldı. Kapıyı çalan karşı komşumuz Sedat Abi'di. Sedat Abi bekar hayatı yaşayan bir diş doktoruydu. Akşam yemeklerini plastik tabaklardan
yiyen, kirli çamaşırlarını kuru temizlemeye götüren, ara sıra yüksek seste
müzik dinleyen bir insandı. Bana selam vermekten her daim kaçınırdı açıkcası
bende ona selam vermekten kaçınırdım. O kapının önüne çıktığında asansörden
inmesini bekleyip, o indikten sonra bende inerdim. Herneyse asıl hikayemize
dönelim. Sedat abiyi hiç bu kadar panik hissetmemiştim. Hissetmemiştim diyorum
çünkü ben başka oda da olduğum için onu göremiyordum sadece sesini duyuyordum. Babam
‘‘ Noldu Sedat hayırdır? ’’ dedi. Sedat abi ‘‘ Şeref
abi çok kötüyüm çok kötüyüm abim trafik kazası geçirmiş yoğun bakımdaymış ben
şimdi Sinop’a gidiyorum haberiniz olsun.’’ dedi. Annem duyar duymaz yataktan
kalkıp hemen kapının yanına geldi ‘‘ Ne diyosun Sedat nerde olmuş? ’’ dedi.
Sedat abi de ‘‘ Sinop çıkışında olmuş abla çok kötüyüm, şimdi ben gidiyim.’’ dedi
ve gitti. Sonradan Sedat Abi’nin abisinin yaşamını yitirdiğini öğrendik. Sedat
abinin abisi kısa boylu, kirli sakallı, kısa saçlı hafif beyaz tenli biriydi.
Kırmızı renk Fiat marka bir arabası vardı. O araba malasef sonunu getirmişti.
(Şimdi.)
Babam ve annem evde temizlik yapıyorlardı. Bende onların temizlik yapmalarından
rahatsız olmuş şekilde öylece oturuyordum. Babam ve annemin yorgun olduklarını
anladıktan sonra moralim bozulmuştu. Yardım etsem iyi olacak düşüncesiyle
elektrik süpürgesini kaptığım gibi evi süpürmeye başladım. Havanın
sıcaklığından dolayı üstümü çıkarıp üzerimde atletle evi süpürmeye devam ettim.
Koridorları süpürdükten sonra elektrik süpürgesinin fişini çıkarmak için
banyoya yöneldim. O sırada kapı çaldı. Annem kapıyı açtı karşısında Sedat Abi’nin
annesi Müjgan Teyze vardı. Bende malum üzerimde atlet olduğu için banyodan
çıkamadım çünkü kapının önünde Müjgan Teyze vardı ve banyonun çıkışını
görebiliyordu. Ama sabırsızlık yapıp ilk önce kafamı dışardan uzattım Müjgan
teyze beni gördü. Kafamı hemen içeri soktum ama dayanamadım ve ‘‘ Görürse görür
nolcak.’’ diyerek elime aldım elektrik süpürgesini oturma odasına geçtim,
kapıyı kapadım ve odayı süpürmeye başladım. İki dakika geçti geçmedi annem
oturma odasının kapısını açtı. Bana bir şeyler diyordu ama anlamadım. Süpürgeyi
kapadım ‘‘ Heh şimdi söyle. ’’ dedim. ‘‘ Müjgan teyzen ağladı.’’ dedi. ‘‘ Noldu
niye ağladı? ’’ dedim. ‘‘ Seni Mehmet’e benzetmiş.’’ dedi. Mehmet Abi malum
trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ben de ‘‘ Alla alla nerden benzetti ki? ’’
dedim. Annem de ‘‘ Onların da evlerinde temizlik işini Mehmet yaparmış, tip olarak
da biraz benziyosun ya ondan seni Mehmet’e benzetti, kadıncağız Hakim olamadı
kendine ağladı kapının eşiğinde’’ dedi. Kötü olmuştum banyodan çıkmasam
hakikatten iyi olacakmış gerçi bilemezdim benim birilerini hatırlattıp böyle
bir durum yaşatacağımı. Değişikti yaşamını yitirmiş birine benzetilmek ve yaşamını yitirmiş birini hatırlatmak güzel bir şey değildi. Hele hele bir insana
çok sevdiği bir insanı hatırlatmak insana suçluluk hissettiriyordu. O günden
sonra Müjgan Teyze bizim eve kendi elleriyle yaptığı yemekleri daha çok ikram
etmeye başladı. Tabi ki eskidende ikram yapıyordu fakat ikramların sıklığı
artmıştı. Hatta bir keresinde ‘‘ Alın Gülcan Hanım Abdul Can’a yaptım. Afiyet
olsun. ’’ dediğini duymuştum. Müjgan Teyze’nin yemekleri gerçekten lezzetliydi
fakat lezzetli olduğu kadarda hüzün vericiydi. Lezzetli ve hüzün veren
ikramlar; insan yemeği yerken gerçekten bir garip oluyor.
16 Haziran 2012 Cumartesi
Evdeki Ses
‘‘
Buyrun efendim ne istersiniz? ’’... Masaya servis yapıldıktan on dakika sonra.
‘‘ Burda yapabilir misin? Açıkcası terapiye gitmek gururuma dokunuyor.
Poliklinikte ki gibi not almana gerek yok. Hem doktorum ol hem dostum ol
ikisinin arasında yorumla. Ara sıra doktor gibi konuş ara sıra uzun yılların
dostuymuş gibi konuş.’’ ‘‘ Tamam kabul ama tüm prosudürleri yerine getirerek
başlarım sıkılmak yok.’’ ‘‘ Tamam kabul. ’’ ‘‘ Adınız soyadınız?.’’
‘‘ Yılmaz Esin.’’ ‘‘ Yaşınız? ’’ ‘‘ Otuz dört.’’ ‘‘ Mesleğiniz? ’’
‘‘Avukatım.’’ ‘‘ Evli misiniz? ’’ ‘‘ Hayır yalnızım. ’’ ‘‘ Bekarsınız yani? ’’
‘‘ Hem bekar hem yalnızım.’’ ‘‘ Hem bekar hem yalnızsınız demek. Peki
daha önce hiç terapiye gittiniz mi? ’’ ‘‘ Hayır daha önce hiç terapiye
gitmedim.’’ ‘‘ Gitmeyi düşündünüz mü? ’’ ‘‘ Bir çok kere düşündüm ama kendi
sorunumu kendim halletmeliyim diyerek hep vaz geçtim. ’’ ‘‘ En çok ne zaman
terapiye gitme ihtiyacı hissettiniz? ’’ ‘‘ Sanırım bundan yedi yıl önceydi.’’ ‘‘
Hangi sebebten dolayı gitme ihtiyacı hissettiniz.’’ ‘‘ Sanırım aynı sebebten
dolayı olması lazım.’’ ‘‘ Sebebin ne peki dostum.’’ ‘‘ Galiba kontrol
mekanizmamı kaybediyorum. İleriyi göremiyorum. ’’ ‘‘ Şu an sana karşı sinirlendim, karmaşıklığın
sebebi buysa bu kadar basit neden olamaz. İleriyi göremiyorum da ne demek.
Sence hangimiz ileride ne olacağını düşünebilir. Ne biliyim dostum ilerde
başımıza gelecek basit olaylar az çok bellidir fakat hesaba katılmayan bir çok
faktör vardır. O faktörleride göremeyiz ki. Adı üstünde hesaba katılmayan
faktör. Sence burdaki herkse kahin mi? Bana sorarsan tahminen değiller.’’
‘‘ Sorunu nasıl olurda bu kadar basite
indirgeyebilirsin. Sence ben bunları düşünemiyormuyum. Ben sana mekanizmayı
kaybediyorum diyorum. Hırçınlaşabilirim, bunaklaşabilirim, aşırı uysal
olabilirim, yıllarca boş oda dinlemek sıkıntı yaratabilir. Dün yatmadan önce
sabrettiğimin farkına vardım.’’ ‘‘ Nasıl yani efendim? Bu sabrın neye karşı
olduğunu düşünüyorsunuz? ’’ Bilmiyorum ama korktum doktor, ürperdim sebebsiz
yere sabrettiğimi hissettim.’’ ‘‘ Beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Ne gibi? ’’ ‘‘ Az
önce ileriyi göremiyorum dediniz. İleriden beklentiniz var mı? ’’ ‘‘ Tam olarak
bilmiyorum herhangi bir beklentimin olup olmadığını. Farkında değilim evet evet
en doğrusu bu, beklentimin olup olmadığının farkında değilim.’’ ‘‘ İleriyi
göremiyorum dedin, beklentinin var olup olmadığını bilmediğini söylüyorsun.
Dostum mekanizmanı bozan etkenlerden birisi ikilem olabilir. İkilemi hiç ama
hiç hafife alma derim ben sana ikilemin yenilir yutulur cinsten değil.
Beklentin varsa bir plan yapmış olman
lazım. Beklentin yoksa günlük planlar dahilinde kompleks planlara fazla
ihtiyacın olacağını düşünmüyorum. Karmaşık bir ikilem içersindesiniz. Şöyle
diyim efendim siz ikilemin içinde bir ikilem yaşıyorsunuz.
Kelime oyunu yapacak
olursak dörtlem demek daha uygun olur. Dört adet nokta, noktalar birbirlerini
sıkça taciz ediyor. Tahminimce bu dört adet nokta mekanizmanızı kontrol ediyor. Bir noktadan uyarı gelse sorun yok. Hatta üç noktadan uyarı gelse bile
sıkıntı yok. Fakat dört noktada aynı anda sinyal vermeye başlamış. Plan yapmak
veya plansızlık. Beklenti veya beklentisizlik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz.
Elimizde dört tane arı kovanı var. Önüne, arkana, sağına ve soluna olmak üzere
etrafına konulmuş olan arı kovanlarında çeşitli farklılıklar var. Şöyle yani
sağındaki kovanda tam manasında kaliteli arılarla yüksek kalite de bal üretimi
yapılmakta. Hatta kaliteli arılar için kovanın ilerisine türlü türlü
çiçeklerden oluşan taze polen sağlayan
tarlalar bile var. Anlıycağın tkır tıkır işleyen bir mekanizma. Solunda ise
yüksek üretim sağlayan, sağındaki arılara kadar bolca bal üreten arılar var
fakat balın kalitesinde sıkıntı var. Sıkıntının sebebi şu ki solundaki kovanda
eşşek arıları var. Anlıycağın ürettikleri bal zehirli. Tam manasında ne
yaptığını bilememek. Önündeki kovanda ise kaliteli arılar var ancak bu kovanın
sıkıntısı; kovanın içinde petek bulunmayışı. Üretmek istemek ancak nereye ne
yapacığını bilememek. Tam bir şapşallık göstergesi. Arkanda ise bomboş arı
kovanı var. Ne arı var, ne petek var, ne de bal var. Tam manasında salıverme
örneği diyebiliriz. Şimdi hikayeyi şöyle değiştiriyorum. Kovanların ortasındaki
adam sen değilsin. Daha doğrusu ortadaki adamın sen olduğunu bilmiyoruz. Sana
sorum şu şekilde olacak. Acaba sen ortadaki adam mısın yoksa boş arı kovanı mı?
Sorunun cevabını rahatlıkla verebiliyorsan sanırım problemin geri kalan kısmını
halledebiliriz. ’’ ‘‘ Boş arı kovanı olmak istemiyorum, istemiycem de.
Hatırlarsan bir şeylere sabrettiğimi söylemiştim. Sabrımın temelinde korkular
var. Peki nasıl korkular bunlar? Ben o ortadaki adam olduğumu ve seçimi yapacak
olan adam olduğumu biliyorum kovanlardan gelen seslerin beni zorladığınıda
biliyorum ama bazen kendimi hiç arı sesi gelmeyen boş arı kovanıymışım gibi
hissettiğim dakkikalar oluyor. Agresifleşiyorum, kontrolsüz düşünmeye
başlıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonrasında sakinleşip aslında peteği olmayan kovan olduğumun farkına
varıyorum. O zamanda içimi gerçekten bir ürperti kaplıyor.
Geçen her vakit
sırtlarımızı kırpaçlıyor dostum. Sanki gemideyim kürek çekiyorum. Arkamda biri
var sırtımı kırbaçlıyor. Bembeyaz olan gömleğim yırtılmış, kan zerrecikleri
gömleğime işlemiş. Arkama dönüp bakmak istiyorum, kim bu kırbacı vuran diye merak ediyorum.
Arkamdaki buna izin vermiyor. Kafamı her çevirdiğimde suratıma indiriyor
kırbaçlarını. Kürek çekmeye devam ediyorum. Kürek çok ağır gelmeye başlıyor.
Gemi zar zor ilerliyor. Dışarı baktığımda geminin denizde olmadığının farkına
varıyorum. Meğersem gemi Sahra Çölü'nün ortasındaymış. Küreği her salladığımda
kuma saplanıyor. Sapladığım yerden çıkartmak sanki güç istiyormuş gibi duruyor.
Susuzluktan kurumaya başlıyorum. Çölün ortasında seraplar görüyormuş gibi
oluyorum. Karakteri değişen, rahat, durup duruken kendi kısıtlamalarını ortadan
kaldırmış bir adam görüyorum. Gittikçe bana yaklaşıyor. Üstünde siyah takım
elbise, siyah gömlek ve ayaklarında siyah ayakkabı varmış gibi duruyor. Elini
omzuma atıp ‘‘ Gel gidelim ben halletcem. ’’ diyor. Ben de ona ‘‘ Sen karışma ben hallederim.’’ diyorum.
‘‘ Zaten onun için geldim. ’’ diyor. ‘‘ Defol git başımdan, uğraşma benle. ’’
diyorum. ‘‘ Tamam sen nasıl istersen... ’’ derken kendimi birden odanın içinde
buluyorum. Televizyonda gece on iki haberleri var, iki kat aşağıdan gülme
sesleri geliyor, yan komşunun eşiyle konuşma sesleri geliyor, öksürük sesleri
geliyor. Ve şimdi seninde o siyah takım elbiseli adam olduğunun farkına vardım
sayın doktorum ve sevgili dostum. Çıkıyorum çölden yine, gece on iki haberleri,
iki kat aşağıdan gelen gülme sesleri, yan komşunun eşiyle konuşma sesi ve
öksürük sesleri. ’’
7 Haziran 2012 Perşembe
RADYO ATÖLYESİNDE ÇIĞIRTKANLAR
Çocukluğumun
ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti. Çeşitli
ebatlarda kablolar, frekans düşürücüler, yükselticiler, transistörler gibi terimlerle
ufak yaşta tanışmıştım. Radyo atölyesindeki her aleti evladım gibi benimsemiş,
her birine özenle muamele yapıyordum. Üstüne de elektrik ve elektronik
aksanlara karşı ilgim muazzam derecede yüksekti. Elime ne kadar radyo ile ilgili
teknik kitaplar gelse yedi sekiz kez okur, elime geçen radyolar ile alakalı
yazıları itinayla saklardım. İnsan sesinin kablolar aracılığıyla kilometrece
uzaklardan gelip evlerimizde, iş yerlerimizde yankılanması ucu bucağı belli
olmayacak derecede beni çok etkilerdi. Sadece bir insan sesi değil
kilometrelerce öteden gelen müziğin odalarımızda çalması, kimi zaman
neşelendirip kimi zaman dertlendirmesi ve bunu insanların bir makine
aracılığıyla yapabiliyor olması bana hep şaşırtıcı gelmişti. Olayın teknik
boyutunu da bilmek beynimi adeta ikiye bölüyordu. Evde şarkı dinlerken şarkının
duygusuna kapılıp kendimi şarkıya kaptırırken diğer yandan da şimdi ses yüksek
dalga boyunda transistörden geçip hapörlör bobinlerini titretiyor ama tüp de
baya kaliteymiş sesi hala taze veriyor tarzı düşünceler ister istemez aklıma
giriyordu. Kimi zaman sevdiğim şarkılar çaldığı vakit şarkının çaldığını
unutuyor malum teknik düşüncelere dalmaktan çalan şarkının keyfini çıkaramadan
şarkı bitiyordu.
Eniştem tabiri caiz ise kaliteli bir
insandı. Her konuda bana yol göstermiş, öğretmekten ve öğrenmekten hiçbir zaman
bıkmazdı. İşini ciddiyetle yapan ama bu disiplinini çevresine hissetirmeyen bir
yapısı vardı. Eniştemin kıvamında disiplini sayesinde daha üniversiteye
gitmeden elektronik konularda güzel düzeyde bilgi donanımına sahip olmuştum.
Aşırı
derecede haşır neşir olduğum bu atölyenin hayatımın akışın yönünü baştan sona
kadar şekillendirdiğini söyleyebilirim. Gideceğim okuldan tutun, edineceğim
mesleğe, yaz tatilimi ne şekilde geçireceğimden ilerde ne kadar para
kazanacağıma kadar birçok hususta hayatıma ince ayarlar vermişti. Şu anda
bulunduğum pozisyonda olmamın temellerini de bu atölye atmıştır. Dediğim gibi
çocukluğumun ve gençliğimin büyük bir kısmı eniştemin radyo atölyesinde geçmişti.
Üniversite yıllarımda İstanbul’dan memleketime döndüğümde yaz boyu enişteme
yardım edip, okuldan edindiğim bilgileri bu yolla rahatça pekiştirebiliyordum.
Sabahları dükkanı eniştem açar öğlene doğru ben gelirdim, benden sonra da
sokaktaki oyundan sıkıldığında eniştemin kızı Ela gelirdi. Ela’nın da bize ara
sıra yardım edip tıpkı benim gibi ufak yaşta bilgiler edindiğini, durumlara
karşı tavırlarını bana benzetiyordum. Ama onu daha çok teknik boyuttan öte
radyoların dış görünümleri, edebi yanı cezbediyordu. Sırf bu edebi yönün
hatrına teknik boyutlarını da dinlemeden edemiyordu. Memleketten uzakta olduğum
İstanbul günlerinden bir gün Beyoğlu’nda radyo satan dükkanların önünden
geçerken aklıma yerel bazda radyo yayını yapan bir istasyon kurma fikri
gelmişti. Yerel bazda çalışacak bu radyo istasyonu baya yerel olacaktı. Kapsamı
bizim mahalleyle sınırlı olacak istasyonda mahalle ahalisine sevdiği müzikleri
çalmanın yanı sıra şehrimizde ve mahallemizde olup biten hadiseler hakkında
bilgi verilmesi fikirlerim arasındaydı.
Fikrimi enişteme açtığımda, eniştem bana bakıp ‘‘ Yarın başlayalım öyleyse.’’
demesi beni eniştem konusundaki düşüncelerimde yanıltmamıştı. Eniştemin dediği
gibi ertesi gün işe koyulmuştuk. Gerekli malzemelerin listesini çıkarıp, iş
akış şemasını çizdikten sonra uygulama kısmına koyulduk. Gerekli malzemeleri
yavaş yavaş topluyor işi hiç savsaklamıyorduk. Radyo istasyonu uygulaması ben
ve eniştem açısından da tecrübe olacaktı. Bu yüzden işi yaparken hem zevk
alıyorduk hem de belli başlı noktalarda açıklarımızı kapatıyorduk. Tabi böyle
işlerle uğraşanlar bilirler kısmi cereyan çarpmaları, kısa devreler bizim de
başımıza geliyordu onlar da işin tuzu biberi oluyordu.
Uğraşlarımız
sonucunda test yayını yapma noktasına gelmiştik. Atölyede son ayarlamaları
yaparken eniştem meraklı biçimde ‘‘Hadi
bizim eve git radyoyu 86.2’ye ayarla.’’dedi. ‘‘ Tamam’’ diyip koşa koşa evin
yolunu tuttum. Mahalleliden ‘‘ Hüseyin oğlum bir şey mi oldu? ’’ sorularını
geçiştirip koşa koşa eve çıktım. Radyonun yanına gelip 86.2’ye ayarladım. Ses
parazitli geliyordu, eniştemin bazı ayarlarla oynadığını hissettim. Sonra
parazitlik gitti ve eniştemin sesi gelmeye başladı ‘‘ Hüseyin beni duyuyor
musun burası atölye zeminkat, hüseyin beni duyuyor musun burası atölye
zeminkat...’’ anonsunu duyduğumda gülmeye başladım sevinçten napacağımı
şaşırdım. Camı açtım ‘‘ Duyuyorum enişteee burası beşinci kaaat.’’ diye yüksek
sesle bağırdım. Sonra radyodan yine ses geldi ‘‘ Hüseyin bağırma o kadar şimdi
biri bir şey diyecek hadi gel buraya. Bu arada radyo zeminkat hayırlı olsun.’’
dedi. Dayanamadım ‘‘ Radyo zeminkat hayırlı olsun hepiniz için sizin için senin
için hayırlı olsun.’’ diye yine bağırdım. Atölyeye geldiğimde mahalle
güruhundan bazıları ‘‘Noldu Hüseyin bağırıyordu, bir şey mi oldu? ’’ sorularını
enişteme yöneltiyordu. O sırada eniştemse gerekli açıklamayı yapıp güruhun
merakını gidermekle uğraşıyordu.
Kış boyunca düşündüğüm, tasarımını
yaptığım plan tutmuştu. Üç kişiden oluşan yayın kadrosuyla yayın hayatına
başlamıştık. Mahallemizin de onayını alan Radyo Zeminkat toplamda 8-9 sokağa
yayın yapsa da toplamda ortalama dört yüz kişiye yakın dinleyici kitlesine
sahiptik. Akşam yedi ile on arasında bol bol müzik yayını yapıp ara sıra
insaların isteği üzerine evlenme duyuruları, vefat anonsları da yapıyorduk.
İnsanlar evlerine gitmeden önce atölyeye uğrayıp şarkı isteklerinde
bulunuyordu. Eniştem sırf bu yüzden liste yapma gereğinde bulundu. Gelenlerin
isimlerini alıp yanına istediği şarkının ismini yazıyordu. Atölye’ye gir çık
çok olmaya başlamıştı bundan dolayı atölyenin hijyeni konusunda sıkıntılar baş
göstermişti. Eniştem ‘‘ Bu iş böyle olmayacak hem millete sıkıntı oluyor hem
bana sıkıntı oluyor. Çözüm bulmak lazım.’’ diyerek belki de ülkedeki ilk istek
şarkı çalma olayını kapıya hizmet olarak değiştirmişti. Telefon sistemlerinin o
zaman gelişmemiş olması şimdiki gibi internet veya faks aletlerinin olmayışı
radyo ekibimizdeki Ela’ya yeni bir misyon yüklememize sebep olmuştu. Ela’nın
misyonu şu şekilde oluşuyordu; akşam yedi ile sekiz arası yayın yaptığımız
sokaklarda gezerek radyo’ya şarkı isteğinde bulunanlardan isteklerini alacak istek
listesine yazıp bize geri getirecekti. Ela’nın misyonu sokağın çehresini ufak
çaplı da olsa değiştirmişti. Çünkü yolda Ela’yı gören ‘‘ Ela listeye ismimi yaz
Ayten Alpman Söyle Buldun mu, Ela bakar
mısın Füsun Önal’dan Oh Olsun’u çalarlarsan sevinirim.’’ tarzı isteklerle
evlerin camlarından Ela’ya çeşitli sanatçıların isimlerini ve şarkılarını
söylüyordu. Mahallemizde sanatçıların isimleri akşam yedi gibi yüksek sesle
yankılanıyordu. Dışarıdan baktığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Hiç
beklemediğim tiplerden hiç beklemediğim şarkı istekleri oluyordu. Bazılarıysa
istediği şarkıyı Ela’ya söyleyemeyip dedikodulara sebep olmaması için kağıda
yazıp Ela’ya atıyordu Ela da utanılarak yazılan kağıtları açıp not ediyordu.
Mahallemizde ve radyoda hoş bir hava yakalanmıştı. İstek müzik düşüncesi
insanların beğenisini toplamıştı, güzel bir fikirdi ve tutmuştu.
Güzel
bir yaz gününde atölyeyi kapatıp evlerimize doğru yürüdük. Eniştemle biraz
sohbet ettikten sonra eniştem ‘‘ Hadi yarın görüşürüz.’’dedi. Ben de eve doğru
yürüdüm. Evde uzanmış dinlenirken aniden bir kapı çaldı. Çalan kapının
aniliğinde resmen panik vardı. Babam koştu kapıyı açtı ‘‘ Noldu bacanak
hayırdır.’’dedi. Eniştem panikle ‘‘Yandım bacanak yandım rezil olduk mahalleye,
yandık Hüseyin çabuk koş aç radyoyu atölyeye girmişler bizim radyodan yayın
yapıyolar küfür kıyamet kopuyor yayında.’’ dedi. Koştum açtım radyoyu, radyodan
aldığım seslere göre tahminen atölyede iki kişi vardı, sanki sarhoş gibilerdi
konuşma aksanlarından öyle anlaşılıyordu. Radyodan değişik bir sarhoş isyanı
duyuluyordu ‘‘ İyi geceler muhterem dinleyenler ki dinleyenler varsa. Bu geceki
yayınımız bekçi gelene kadar devam edecek, ben tecavüze uğramış Polyannayım
alayınızı seviyorum ama belli başlı özelliklerinizden nefret etmiyor değilim.
Ayıptır söylemesi yanımda arkadaşım Turgut’la, evet meşhur Turgut Özben’le
kafalarımızı çektik cila yapalım derken kendimizi burda bulduk öyle değil mi
Olric? Olric’ten ses yok. Öyleyse ben devam edeyim Turgut’un da konuşcak hali
yok. Ahali iyi dinleyin Pollyann’a konuşuyor. Biliyorum birçoğunuz iyi
insanlarsınız fakat kaplumbağa olmayı tercih etmişsiniz. Yolda ağır, somurtuk
yürümeyi ciddiyetle karşılamış bu hayat tarzını benimsemişsiniz. En ufak
tehlikede kabuğa ayakları,kolları hatta kafanızı bile içeri çekmişisiniz.
Tapulu evlerinize tapusuz kafalarla girip durum böyle, irdelemeye lüzum yok
demeyi doğru seçenek olarak kabul etmişsiniz. Evet doğru yapmışsınız, ben de sizdenim
Turgut da öyle değil mi Olric? Olric’ten yine ses yok anlaşılan beni alkollü
olduğum için pek ciddiye almıyor. İzin vermeyelim sevgili dinleyenler, bu
donsuzlara meydanı bırakmayalım. Beni ciddiye alın ya da almayın ama ben
doğruyu söylüyorum. Siz yufka yürekli insanlar ve biz alkol kokan ciğersizler
sanki aynı şeyleri düşünüyoruz. Sanki susarak kendimizi onaylıyoruz...’’
radyoda bunları duymuştum, duyduklarım karşısında şaşırmıştım. Eniştem, ben ve
babam atölyeye doğru koştuk. Hala içerdeydiler, bizi gördüler ve ayağa
kalktılar. İçerde iki kişi vardı. Turgut’la Polyannayım diyen adam vardı ama
Olric ortalarda yoktu. ‘‘Ayağa kalktılar ‘‘ Afedersiniz. ’’ dediler. Eniştem ‘‘
Çabuk boşaltın burayı çabuk! ’’ diye bağırdı onlar da gitti. Eniştemle ertesi
gün son yayınımızı yaptık. Gerçekten üzüntülüydüm fakat içimi hırs da
bürümüştü. Yayına şu konuşmayla son vermiştim ‘‘ İyi akşamlar siz
Zeminkat dinleyicileri bu akşam Zeminkat’ın son yayını fakat iki yüz evlerdeki
son yayını, evet bu mahalledeki son yayını. İlerleyen zamanlarda Zeminkat’ın bir
şekilde karşınıza çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Dün bilindiği üzere
talihsiz bir olay yaşandı. Radyomuzda yayın yapan sarhoşlar bazı yerlere mahallemizdeki
bazı isimlere deyinmiş. Ben o kısımları dinleyemedim ve Zeminkat Atölyesi
olarak olanlardan özür diliyoruz. Sizlere yayınımızın son dakikalarında Zeki
Müren’den ‘‘ Elbet bir gün buluşacacağız.’’ şarkısıyla veda etmek istiyorum.
Sağlıcakla.’’
Okulu bitirdikten sonra biraz
birikim yapıp. İstanbul’da radyo yayını yapmaya başlamıştım. İstek şarkı
düşüncesi İstanbul’da da tutmuştu. Motorilize ekipler kurup motorlarla
istanbul’da istek şarkı avına çıkıyorduk. İnsanlar radyoda isminin geçmesini,
istediği insana şarkı göndermesinden zevk alıyordu. Bu fikir radyomuzu çok
büyütmüştü. Ulusal düzeyde çalışmaya bile başlamıştık. Tabi şimdiki
teknolojiyle diğer radyolardan farkımız yok ama eskinin hatrı bizi hala
dinlenir kılmaya devam etmekte. Yetmişlerde küçük bir atölyede kurulan radyonun
şimdilerde saygın bir radyo kuruluşu olması, arkama dönüp baktığımda beni
hırslandıran Polyyanna’ya, Turgut’a ve hiç görmediğim Olric’e teşekkür etmeme
ihtiyaç duyduruyor. Hepinize teşekkürler.
3 Haziran 2012 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







