2 Temmuz 2012 Pazartesi

2 HAFTA ODA


          Köşedeyim elimden geldiği kadar en köşedeyim. Bu oda benim mezarım olacak o mezarı köşelerde arıyorum yine kapandım, yine arıyorum, bir şeyler arıyorum. Suskunu oynuyorum, pısırıklığı sürdürüyorum. Malesef kendimi yine izole ettim. Bu bana karşı yapılmış bir imtihan olmamalı benim kendime yaptığım yanlış sorularla hazırlanmış bir test olmalı. Adımı soyadımı yazmadan verdiğim kağıtlardan biri olmalı. Kendimi odaya kapatıp nerdeyse tuvalete bile gitmedğim sekizinci gündeyim. En basit tabirle korku bünyemi sardı diyebilirim. En kötüsü de tedirginlik var üzerimde ve tedirginliğe karşı vücudumun herhangi bir bağışıklık geliştirmemesi manevi açıdan beni yoruyor buna ek olarak kendimi güçsüz hissediyorum. Sanki kendimi her an köpek ısıracakmış gibi hissediyorum, çöp konteynırından aniden üzerime bir kedi sıçrıycakmış gibi oluyor yada aniden geçirelecek trafik kazasının ilk maduru ben olacakmışım gibi düşünüyorum...
            Adım Saffet, kendime ait bir evim var, profesyonel kemancıyım. Kendime ait olan bu evi kemanım sayesinde kazandım diyebilirim. Kemanım sayesinde bir çok yiğenimi evlendirdim. Malesef çocuklarımı evlendiremedim çünkü çocuğum yok ve beraber çocuk yapacak kadar sevdiğim bir kadın hiç bir zaman hayatıma girmedi. Daha doğrusu buna ben izin vermedim. Dediğim gibi tedirgin birisiyim bu tür ilişkilerde tedirginliğim hat safahalara ulaşıyor. Çünkü bir bayanı kaldıramayacak kadar duygusal biriyim. Normal akan zamanda genel halim tedirginken üstünede o derin mevzulara girmek kendi açımdan manevi çöküntülere sebebiyet verebileceğini düşünüyorum. Komşular beni baya severler bilhassa bende onlara saygı duyarım. Tam manasında etliğe sütlüğe dokunmadan evine girip çıkan bir komşu imajım olduğunu biliyorum. Hatta benim hakkımda bekarlığımdan dolayı ara sıra dedikodular yapılıp  ‘‘ İyi birisi ama sanki biraz çatlak gibi.’’ tarzı cümlelerin kurulduğunu düşünüyorum. Doğal olarak bunu kabul etmek lazım. Bende komşularımla aynı fikirdeyim.

             Isparta’da oturan amca oğlum Mürsel elinde uduyla kendine mısırlı imajı versede udunu çaldığı vakit Uzakdoğu’dan Avrupa’ya bütün medeniyetten insanların ondan etkilenebileceğine inanıyorum. Evet abarttım biraz o zaman şöyle diyim; dört ay çaldığında otuz iki bin lira para kazanabilecek kadar güzel çalıyor dersem Mürsel'i daha ölçülü  biçimde övmüş olabilirim. Amca oğluyla aram sade şekilde anlaşan iki kardeş gibi diyebilirim. Dört ay Ankara’da kimi zaman lüks otellerde kimi zaman orta dereceli restoranlarda kimi zamansa pavyonlarda çaldığımız vakitlerde ki bu vakitler genelde Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsar, işte bu dört ayda mevsimlik işçi gibi yediğimiz içtiğimiz bir gider. Ama Ekim ayı başlayıp gelecek Haziran gelene kadar ayda bir telefonla görüşürüz, ne ben Isparta’ya giderim ne de o Karabük’e gelir ama ikimizde birbirmizi düşündüğümüzü aklımızdan geçirdiğimizi biliriz. Mürsel yaz geldiğinde Ankara’daki bağlantılarıyla hem bana hemde kendine iş bulur beraber çalışırız. Yazın çalışarak kazandığımız parayı kışın bir aksilik çıkmazsa harcarız. Kışın arasıra paraya sıkıştığım vakitler Karabük’de çeşitli yerlerde iki üç aylık iş bulup kışı geçirirdim. Genelde kışın iş bulmama gerek kalmazdı. Çünkü ben de Mürsel'in udunu çaldığı etkide keman çalardım, kazancımız hemen hemen aynıydı.
            Yine Haziran gelmişti Mürsel bu sefer tam olarak güzel bir yer bağlayamamıştı tabi bu durum sadece ilk ve son ay için geçerliydi temmuz ve  ağustosta daha elit yerlerde çalacaktık ama şimdilik bir pavyonda çalıp akşamları pavyonun anlaştığı otelde kalacaktık. Bir ayımız pavyon ve otel arasında mekik dokumakla geçecekti. Ellerimizde enstrümanlarımızla çalıp çalıp para kazanacaktık. Tabiri caiz ise tam bir karıncaydık. Karabük’ten Ankara’ya gidenler bilirler eğer sabah beş arabasıyla gidiyorsanız otobüs tıpkı ambulans gibidir. Nerdeyse tüm koltuktaki yolcuların hastanede bir doktorla randevusu vardır. İnsanlar uykusuz, mutusuz ve hastadır. Bende bu durumu unutup malesef hep sabah beş arabasıyla gitmeyi tercih ediyordum.

Tedirgindim bunu üçüncü kez söylüyorum ve her an bir şeyler olacak gibi hissediyordum. Her an bir şey olacakmış gibi hisseden bir insanın pavyonda keman çalması sonrada o pavyonun anlaşmalı olduğu otelde kalması hiç ama hiç doğru değildi fakat kışımız yaza muhtaçdı yapacak bir şey yoktu. Önümde konsomatrisler, hayat kadınları, onlarla sevişmeyi planlayan insanlarla doluydu ve Mürsel’le ben de onlara çalıyorduk. Gerçekten güzel çalıyorduk oysa ki bundan anlayanların olmayışı haydut görünümlü insanların sahneyi kuşatması beni üzmesede sinirlendiriyordu. Haksızlığa uğramış gibi davranmama sebebiyet veriyordu. Kafamda aniden şişe patlıycakmış gibi fikirlerin canlanması elimdeki kemanı sürekli düşecekmiş gibi tutturuyordu. Mürsel’in ise çevresindeki insanlar umrunda olmamıştır iki kadeh rakıdan sonra susar, sadece udunu çalardı bense durmadan sağımı solumu kollayarak kemanımı çalardım. Ara sıra  iki hafta boyu odaya kapanma huyumun buralarda cereyan etmesi benim açımdan hiç ama hiç uygun olmaz. Ama nedense bu aralar cereyan edecekmiş gibi oluyor. Her biten günden sonra burdan çıkmama yirmi iki gün kaldı, burdan kurtulmama on bir gün kaldı tarzı sayıklamalarımın olduğunu bile hatırlıyorum.
         Otelden çıkmamıza sekiz gün kala Mürsel’le odada oturmuş televizyon izliyorduk. Gerginliğim devam ediyordu. Mürsel’e ruh halimi elimden geldiği kadar çaktırmamaya özen gösteriyordum. Mürsel böyle durumlarda ilk başlarda alttan alır sonradan abartmıyormusun diye başlayarak konuşmasının sonunda beni fırçalayarak bitirirdi. Ben tam bu gerginliği yaşarken odamızın kapısına sanki dışarıda alacaklı biri varmış gibi bir hayat kadını sert ve seri şekilde vuruyordu.  Panik oldum heycanladım Mürselse olayı şaşırmakla karşıladı. Karşı odada kalan hayat kadınlarından biriydi. Çığlık çığlığa ‘‘ Açın kapıyı abi nolur.’’ diye bağırıyordu. Mürsel ‘‘ Sakın açma.’’ dedi. Karşı odalarda haftada bir böyle kavgalar çıkar ve başkalarına muhtaç olan bu insanlar çevredeki odalardan yardım isterdi. Mevzuda genelde müşterileriyle alakalı olurdu. Ama sanki bu sefer mevzu daha farklı gibi duruyordu. Kadın tekrar ‘‘ Abi çocuğum ölüyor yardım edin nolur.’’ diye tekrar bağırdı. Mürsel kalktı kapının kilidini iki kere çevirdi kadının kucağında çıplak, üzerinde köpük olan, nefes alamamasından dolayı yüzü kızaran bir çocuk vardı. Kadın ‘‘ Abi çocuğu yıkıyordum boğazına köpük kaçtı temizliyemedim çocuk nefes alamıyo nolur yardım edin.’’ dedi. Mürsel, ben ve hayat kadını taksi tutarak hastaneye gittik. Doktorlar gerekli müdaheleyi yaptıktan sonra odalarımıza geri döndük. Kadın bize bol bol dua ve bol bol teşşekür etti Mürsel ‘‘ Nedemek herkes olsa aynısını yapardı.’’ dedi. Her yaz mevsiminde olmasada bazı yazlar böyle anıların olduğu oluyordu. Yaşımın elli iki olmasına rağmen böyle olaylar hala bilinç altımda bir yerlere kazınıyordu, etkileniyordum. Kendimin ‘‘ iki hafta oda ’’ diye ad koyduğum nöbetlerin kışın nadirde olsa beni bulmasında bazı yazlar yaşanan bu olayların, doğuştan beri var olan tedirginliğimin ve dozunda olmayan duygusallığımın katkısı geçen her yıl sanki daha da artıyormuş gibi oluyor. Mürsel yazları sadece elit oteller bulsa iyi olacak.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder