27 Mayıs 2012 Pazar

Çelimsizler Sokağında Emlakçılık


            Günlerimin büyük bir kısmını bomboş evleri insanlara göstererek geçiriyorum.''Üç oda bir salon kira 650, burası çocuk odası, satılık 150 bin lira, hayır efendim mutfak dolapları böyle kalacak ev sahibi öyle istiyor, tabi ki buraya parke döşenecek, durağa çok yakın otobüs tam şurdan geçiyor.'' laflarıyla her evi ayrı ayrı överek hayatımı sürdürüyorum. Emlak işiyle uğraşmak benim tercih ettiğim bir uğraş değildi. Babamın benim tercihlerimi benim yerime yapıp '' Bundan sonra bu işle uğraşacaksın. Üniversiteye gitmene gerek yok.'' demesiyle, yorucu olmayan fakat moral bozan emlak işine girdim. Liseden mezun olduktan sonra açıkcası benim de pek üniversite okumaya hevesim yoktu. Zaten okuyamazdım da. Beklentilerimi çok küçük yaşlarda babam yüzünden minimum seviyeye çoktan indirmiştim. Bana işlediği derin özgüvensizlik, beni şu anki umursamaz, beklentisiz belki de bir o kadar korkusuz yaptı. Çünkü upuzun senelerden beri yaptığım her hareketle babamdan aldığımı tepkiler beni özgüvensiz ve pısırık bir insan yapmıştı. Sonralardan bu özgüven eksikliği yerini hayata karşı umursamaz bir tavır takınmama sebep oldu. İşte bu umursamaz tavrım, beklentisiz şekilde yaşamak beni çevremdeki diğer insanlara karşı daha özgüvenli yapmaya başlamıştı; hatta babama karşı bile. Babamla aramız kötü değildi. Kötü değildi diyorum çünkü aramızın kötü olması daha sonradan iyi olabileceği manasına gelebilir. Babamla aramız kronik bir vakkaydı. İkimizin de ruh hali birbirinden hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kimi zaman sofrada oturup çorba içtiğimizde bile içimizden birbirimize küfürler ettiğimizi hissedebiliyorum. Birbirini bu kadar çok sevmeyen iki insanın gün boyu yaşamlarını beraber geçirmesini de ikimiz açısından büyük bir talihsizlik olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek.
             Dediğim gibi emlakçılık o kadar da zor bir meslek değil fakat moral bozucu bir meslek. İnsanlardaki çaresiz arayış, ev taşıyacaklarını bildiklerinden dolayı kaynaklanan keyifsizlik, maddi yetersizliklerini cüzdanlarından çok yüz ifadelerinden anlamak boş bir evi gösterirken beni emlakçılıktan çok kendi içimde psikologluğa yönelmeme itiyordu. Kendimi o kadar çok geliştirmiştim ki daha evin kapısını açmadan evin tutulup tutulmayacağını bile çözebiliyordum. Benim asıl moralimi bozansa alt zümreden gelen müşterilerin üst zümre semtlerinden ev bakmak istemleri oluyordu. Kendi içimden '' Etin ne budun ne görmüyor musun burası size göre değil neyin inadı bu, boşuna orayı göstermiyim nasıl olsa tutmayacaksın, size şöyle bir ev daha iyi olur.'' demek istiyorum ancak '' Karşımdaki insanı vuran vurmuş dandik bir emlakçı çocuğu da vurmasın.'' diyerek, ''Tabi efendim buyrun hemen gidelim.''diyorum. Evleri, alt zümreden insanlara gösterirken bilerek elit şekilde hizmet ediyorum. Biliyorum ki artık hayatlarında hangi kademede olduklarını bile sezemez hale gelen bu insanlara boş bir evi gösterirkenki ilgili, insan konforunu onlara hissettirmek nedense hoşuma gidiyordu. Tabi fiyatları söyledikten sonra da  '' Hadi artık bu kadar yeter on dakikalık toz pempe hayat bitti. Güzel yerlerde böyle oluyor kapıyı kapatıyorum.'' ortamının oluşması  benim için emlakçılığın en moral bozucu kısmını oluşturuyordu.
            Rutin günlerden bir gün masa başında gelir gider evraklarını düzenlerken telefon çaldı, arayan tabiki de babamdı. '' Az sonra eski öğretmenin gelecek Tuncay'ların evini göstereceksin.'' dedi. '' Tamam.'' dedim ve kapadım telefonu. Gerilmiştim eski sınıf öğretmenimle ortaokul bittikten sonraki ilk görüşmemizin böyle bir esnaf ortamında olması beni o zamanki çocuksu çekinikliğime geri götürmüştü. Beş dakikalık bekleyişin sonunda eski sınıf öğretmenim Nilgün Hanım içeri girdi. Acaba öğretmenim mi desem yoksa hocam mı desem diye düşünürken '' Hoşgeldiniz Hocam.'' demeyi tercih ettim ve elini öptüm. '' Hoş bulduk Ercan sen baya büyümüşün adam olmuşun.'' dedi. '' E hocam 23 yaşındayız artık olsun o kadar.'' dedim. '' Tabi tabi maşallah, boyun posun tam oturmuş yerine.''dedi. Ufak bir sırıtışla '' Sağolun hocam, isterseniz bir çay söyleyim öyle gidelim.'' dedim. Bir yandan elindeki kağıtları yelpaze yaparken  '' Yok Ercan evladım sağol daha davetiyeleri dağıtacam. Malum duymuşundur benim oğlan Sertaç evleniyor.''dedi. Sertaç evleniyormuş peh! ağzına sıçtığım Sertaç'ı ilkokuldayken beni evi çevire dövmüştü. Gördüğüm vakit hala tedirgin olduğum insanların başında gelen, başarı timsali, lavuğun tekiydi. '' A öylemi hocam hayırlı olsun. Kiminle evleniyor?'' dedim.'' Üniversitede tanıştığı Cansu adında bir kızla.' 'dedi. ''Ne güzel umarım mutlu bir hayatları olur.'' dedim. Nilgün Öğretmen '' Sağol evladım.'' dedi. On dakikalık yolculuktan sonra göstereceğim eve varmıştık. İçeri girdik biraz gezindik ;benim aklıma bizim ilkokuldaki Ozan gelmişti. '' Hocam bizim sınıfta Ozan vardı şimdi Tokyo'daymış mühendis olacakmış doğru mu? ''dedim. '' Evet evet doğru ara sıra arar beni Nasılsınız hocam der, baya başarılı oldu oralarda da.'' dedi. Sonra döndü tekrar bana ''Şimdi ben bu evi baya beğendim bizim çocuklara kafalarını bir çatının altına rahatça koyacakları bir ev arıyoruz, burası da uygun gibi duruyor. Sertaç'ında hayır diyeceğini düşünmüyorum. En uygun fiyatla burası kaça olur.'' dedi. Tabi ki o mutlu yuvada atomik bir boyutta da olsa benim bir parçam olmasını istemiyordum ev 180 bin liraydı bense '' 220 bin lira hocam.'' demeyi tercih ettim. '' Çok değil mi biraz daha indirseniz olmaz mı? '' dedi. '' Hocam bu zaten indirilmiş fiyatı maalasef olmaz.'' dedim. '' Tamam o zaman biz evde görüşelim bir daha size döneriz.'' dedi. Ben de '' Tamam hocam.'' dedim. Sertaç benden üç yaş büyüktü ilkokuldayken beni rezil eder derecesinde dövmesi bilinçaltıma altın harflerle kazınmıştı. O zamanki pısırıklığıma sebep olan nedenler arasına, babamın otoriterliğinin yanına dayak yeme olayı da promosyon ürünü olarak rahatlıkla eklenebilirdi ve ben eklemiştim. Fazladan söylediğim fiyatla da hiç pişmanlık duymadım diyebilirm.
            23 yıllık yaşantım ortalama bir yaşam süresinin üçte birlik kısmı demekti. 23 yıllık yaşantı aslen benim yaşantım değildi, babama ait bir vücudun 23 yıllık kullanım süresiydi. Evet bana dahil olan bir beyin, kalp, böbrek, ciğer vardı. Bu organların tümü benim vücudum için çalışıyordu fakat vücudumun bütünü babam için çalışıyordu. Ben ben değildim başkalarının hayat hikayelerini dinleyen, kalabalıklara dahil olan, kalabalıkları izleyen, ayrıntılarda boğulan, kimi zaman şehrin ters yerlerinde içmeyi tercih eden, günde ortalama yedi sekiz aileyle tanışan, uygun olmayan zamanlarda uygun olmayan tepkiler veren karaktere sahip biriydim. Babamın bu aralar sık sık bana karaktersiz demesini de uygunsuz kızgınlıklarımdan dolayı olduğunu tahmin ediyorum. Bir insanı sevebilecek cesarete dahi sahip değilim ama korkusuzum. Cesaretle korkusuzluk arasında dar bir sokaktayım. Cesaretle korku arasındaki bu dar sokağa '' Çelimsizler Sokağı '' adını koymuştum. Çelimsizler sokağı, benim gibi kalabalıklarda bulunan fakat birbirini göremeyenlerin farkına varmadan girdikleri, kimi zaman farkına varmadan çıktıkları sokaktı. Çelimsiziler sokağında billboardlar diğer sokaklarınkine göre daha büyük, daha vurucu ve daha gerçekçiydi. Billboardlardaysa herkesin konserleri, tiyatroları, kitapları her şeyden öte dalgınlıklarının, dünyada olduklarını unuttukları dakkaların zamanları bol bol yazardı. Zaten konserler, tiyatrolar,kitaplarda her daim o dakkaları konu alarak yapılıyordu. Tüm afişlere bakardık bok varmış gibi, hiç çekinmeden izlerdik sadece. Sokaktan çıktığımızdaysa değişen hiç bir şey olmamıştır. Tek değişen şey çelimsizliğimizdir. Daha çelimsiz, daha kambur olmuşuzdur. Çelimsizler sokağı gerçeğin ta kendisi. Tek samimi bulduğum yerdi.
             Ağır bir telefon çaldı, çelimsizler sokağından aniden çıktım ve '' Efendim baba.'' dedim. Dükkanı kapat aşağı gel gidiyoruz senle bir şey konuşacam çabuk ol.'' dedi. Ses çok kızgındı derin bir tartışma olacağa benziyor. Dükkanı kapadım indim aşağı '' Noldu baba?''dedim. '' Elinin körü oldu. Nilgün hanıma 40 bin lira fazladan söylemişin fiyatı hıyar.'' dedi. '' Evet öyle yaptım çünkü o kadar istiyorum.'' dedim. Elinde çay vardı iş hanının girişindeki girişe çayı koydu. '' Lan eşekoğlueşek sen kimsin de benim yerime eve fiyat biçiyorsun karaktersiz!.'' diye bana bağırdı.'' Baba ayıp oluyor bak milletin ortasında, kalabalıktayız böyle bağırma.'' dedim. '' Senden mi öğrenecez neyin ayıp olup olmadığını pezevenk.'' dedi. Sinirlerim alt üst oldu bizim arabanın yanındaydım babamla aramda hemen hemen dokuz on metrelik bir mesafe vardı. Elimi yumruk yaptım bizim arabanın kelebek camına vurdum camı indirdim aşağı. Madem ona zarar veremiyorum bari arabasına zarar veriyim. Babam köpürdü ayağının ucundaki taşı aldı bana fırlattı. Şerefsize askerde sanki taş atmayı öğretmişler tam kaşımdan vurdu. Yere yığıldım, kaşım açılmıştı. Babam koşa koşa yanıma geldi, yarama baktı '' Açılmış bu. Kalk oğlum hastaneye gidelim.'' dedi. Ayağa kalktım, hastaneye gittik. Kaşıma dikiş attılar.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder