Günlerimin büyük bir
kısmını bomboş evleri insanlara göstererek geçiriyorum.''Üç oda bir salon
kira 650, burası çocuk odası, satılık 150 bin lira, hayır efendim mutfak
dolapları böyle kalacak ev sahibi öyle istiyor, tabi ki buraya parke döşenecek,
durağa çok yakın otobüs tam şurdan geçiyor.'' laflarıyla her evi ayrı ayrı
överek hayatımı sürdürüyorum. Emlak işiyle uğraşmak benim tercih ettiğim bir
uğraş değildi. Babamın benim tercihlerimi benim yerime yapıp '' Bundan sonra bu
işle uğraşacaksın. Üniversiteye gitmene gerek yok.'' demesiyle, yorucu olmayan
fakat moral bozan emlak işine girdim. Liseden mezun olduktan sonra açıkcası
benim de pek üniversite okumaya hevesim yoktu. Zaten okuyamazdım da.
Beklentilerimi çok küçük yaşlarda babam yüzünden minimum seviyeye çoktan
indirmiştim. Bana işlediği derin özgüvensizlik, beni şu anki umursamaz,
beklentisiz belki de bir o kadar korkusuz yaptı. Çünkü upuzun senelerden beri
yaptığım her hareketle babamdan aldığımı tepkiler beni özgüvensiz ve pısırık
bir insan yapmıştı. Sonralardan bu özgüven eksikliği yerini hayata karşı umursamaz
bir tavır takınmama sebep oldu. İşte bu umursamaz tavrım, beklentisiz şekilde
yaşamak beni çevremdeki diğer insanlara karşı daha özgüvenli yapmaya
başlamıştı; hatta babama karşı bile. Babamla aramız kötü değildi. Kötü değildi
diyorum çünkü aramızın kötü olması daha sonradan iyi olabileceği manasına
gelebilir. Babamla aramız kronik bir vakkaydı. İkimizin de ruh hali birbirinden
hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kimi zaman sofrada oturup çorba içtiğimizde bile
içimizden birbirimize küfürler ettiğimizi hissedebiliyorum. Birbirini bu kadar
çok sevmeyen iki insanın gün boyu yaşamlarını beraber geçirmesini de ikimiz
açısından büyük bir talihsizlik olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek.
Dediğim gibi
emlakçılık o kadar da zor bir meslek değil fakat moral bozucu bir meslek.
İnsanlardaki çaresiz arayış, ev taşıyacaklarını bildiklerinden dolayı
kaynaklanan keyifsizlik, maddi yetersizliklerini cüzdanlarından çok yüz
ifadelerinden anlamak boş bir evi gösterirken beni emlakçılıktan çok kendi
içimde psikologluğa yönelmeme itiyordu. Kendimi o kadar çok geliştirmiştim ki
daha evin kapısını açmadan evin tutulup tutulmayacağını bile çözebiliyordum.
Benim asıl moralimi bozansa alt zümreden gelen müşterilerin üst zümre
semtlerinden ev bakmak istemleri oluyordu. Kendi içimden '' Etin ne budun ne
görmüyor musun burası size göre değil neyin inadı bu, boşuna orayı göstermiyim
nasıl olsa tutmayacaksın, size şöyle bir ev daha iyi olur.'' demek istiyorum
ancak '' Karşımdaki insanı vuran vurmuş dandik bir emlakçı çocuğu da
vurmasın.'' diyerek, ''Tabi efendim buyrun hemen gidelim.''diyorum. Evleri, alt
zümreden insanlara gösterirken bilerek elit şekilde hizmet ediyorum. Biliyorum ki
artık hayatlarında hangi kademede olduklarını bile sezemez hale gelen bu
insanlara boş bir evi gösterirkenki ilgili, insan konforunu onlara hissettirmek
nedense hoşuma gidiyordu. Tabi fiyatları söyledikten sonra da '' Hadi artık bu kadar yeter on dakikalık toz
pempe hayat bitti. Güzel yerlerde böyle oluyor kapıyı kapatıyorum.'' ortamının
oluşması benim için emlakçılığın en
moral bozucu kısmını oluşturuyordu.
Rutin günlerden bir gün masa başında
gelir gider evraklarını düzenlerken telefon çaldı, arayan tabiki de babamdı. ''
Az sonra eski öğretmenin gelecek Tuncay'ların evini göstereceksin.'' dedi. ''
Tamam.'' dedim ve kapadım telefonu. Gerilmiştim eski sınıf öğretmenimle ortaokul
bittikten sonraki ilk görüşmemizin böyle bir esnaf ortamında olması beni o
zamanki çocuksu çekinikliğime geri götürmüştü. Beş dakikalık bekleyişin sonunda
eski sınıf öğretmenim Nilgün Hanım içeri girdi. Acaba öğretmenim mi desem yoksa
hocam mı desem diye düşünürken '' Hoşgeldiniz
Hocam.'' demeyi tercih ettim ve elini öptüm. '' Hoş bulduk Ercan sen baya
büyümüşün adam olmuşun.'' dedi. '' E hocam 23 yaşındayız artık olsun o kadar.''
dedim. '' Tabi tabi maşallah, boyun posun tam oturmuş yerine.''dedi. Ufak bir
sırıtışla '' Sağolun hocam, isterseniz bir çay söyleyim öyle gidelim.'' dedim.
Bir yandan elindeki kağıtları yelpaze yaparken '' Yok Ercan evladım sağol daha davetiyeleri
dağıtacam. Malum duymuşundur benim oğlan Sertaç evleniyor.''dedi. Sertaç evleniyormuş
peh! ağzına sıçtığım Sertaç'ı ilkokuldayken beni evi çevire dövmüştü. Gördüğüm
vakit hala tedirgin olduğum insanların başında gelen, başarı timsali, lavuğun
tekiydi. '' A öylemi hocam hayırlı olsun. Kiminle evleniyor?'' dedim.'' Üniversitede tanıştığı
Cansu adında bir kızla.' 'dedi. ''Ne güzel umarım mutlu bir hayatları olur.''
dedim. Nilgün Öğretmen '' Sağol evladım.'' dedi. On dakikalık yolculuktan sonra
göstereceğim eve varmıştık. İçeri girdik biraz gezindik ;benim aklıma bizim
ilkokuldaki Ozan gelmişti. '' Hocam bizim sınıfta Ozan vardı şimdi Tokyo'daymış
mühendis olacakmış doğru mu? ''dedim. '' Evet evet doğru ara sıra arar beni
Nasılsınız hocam der, baya başarılı oldu oralarda da.'' dedi. Sonra döndü
tekrar bana ''Şimdi ben bu evi baya beğendim bizim çocuklara kafalarını bir
çatının altına rahatça koyacakları bir ev arıyoruz, burası da uygun gibi
duruyor. Sertaç'ında hayır diyeceğini düşünmüyorum. En uygun fiyatla burası
kaça olur.'' dedi. Tabi ki o mutlu yuvada atomik bir boyutta da olsa benim bir
parçam olmasını istemiyordum ev 180 bin liraydı bense '' 220 bin lira hocam.''
demeyi tercih ettim. '' Çok değil mi biraz daha indirseniz olmaz mı? '' dedi.
'' Hocam bu zaten indirilmiş fiyatı maalasef olmaz.'' dedim. '' Tamam o zaman
biz evde görüşelim bir daha size döneriz.'' dedi. Ben de '' Tamam hocam.''
dedim. Sertaç benden üç yaş büyüktü ilkokuldayken beni rezil eder derecesinde
dövmesi bilinçaltıma altın harflerle kazınmıştı. O zamanki pısırıklığıma sebep
olan nedenler arasına, babamın otoriterliğinin yanına dayak yeme olayı da
promosyon ürünü olarak rahatlıkla eklenebilirdi ve ben eklemiştim. Fazladan
söylediğim fiyatla da hiç pişmanlık duymadım diyebilirm.
23 yıllık yaşantım ortalama bir yaşam
süresinin üçte birlik kısmı demekti. 23 yıllık yaşantı aslen benim yaşantım
değildi, babama ait bir vücudun 23 yıllık kullanım süresiydi. Evet bana dahil
olan bir beyin, kalp, böbrek, ciğer vardı. Bu organların tümü benim vücudum
için çalışıyordu fakat vücudumun bütünü babam için çalışıyordu. Ben ben
değildim başkalarının hayat hikayelerini dinleyen, kalabalıklara dahil olan,
kalabalıkları izleyen, ayrıntılarda boğulan, kimi zaman şehrin ters yerlerinde
içmeyi tercih eden, günde ortalama yedi sekiz aileyle tanışan, uygun olmayan
zamanlarda uygun olmayan tepkiler veren karaktere sahip biriydim. Babamın bu
aralar sık sık bana karaktersiz demesini de uygunsuz kızgınlıklarımdan dolayı
olduğunu tahmin ediyorum. Bir insanı sevebilecek cesarete dahi sahip değilim
ama korkusuzum. Cesaretle korkusuzluk arasında dar bir sokaktayım. Cesaretle
korku arasındaki bu dar sokağa '' Çelimsizler Sokağı '' adını koymuştum. Çelimsizler
sokağı, benim gibi kalabalıklarda bulunan fakat birbirini göremeyenlerin
farkına varmadan girdikleri, kimi zaman farkına varmadan çıktıkları sokaktı.
Çelimsiziler sokağında billboardlar diğer sokaklarınkine göre daha büyük, daha
vurucu ve daha gerçekçiydi. Billboardlardaysa herkesin konserleri, tiyatroları,
kitapları her şeyden öte dalgınlıklarının, dünyada olduklarını unuttukları
dakkaların zamanları bol bol yazardı. Zaten konserler, tiyatrolar,kitaplarda
her daim o dakkaları konu alarak yapılıyordu. Tüm afişlere bakardık bok varmış
gibi, hiç çekinmeden izlerdik sadece. Sokaktan çıktığımızdaysa değişen hiç bir şey
olmamıştır. Tek değişen şey çelimsizliğimizdir. Daha çelimsiz, daha kambur
olmuşuzdur. Çelimsizler sokağı gerçeğin ta kendisi. Tek samimi bulduğum yerdi.
Ağır bir telefon
çaldı, çelimsizler sokağından aniden çıktım ve '' Efendim baba.'' dedim.
Dükkanı kapat aşağı gel gidiyoruz senle bir şey konuşacam çabuk ol.'' dedi. Ses
çok kızgındı derin bir tartışma olacağa benziyor. Dükkanı kapadım indim aşağı
'' Noldu baba?''dedim. '' Elinin körü oldu. Nilgün hanıma 40 bin lira fazladan
söylemişin fiyatı hıyar.'' dedi. '' Evet öyle yaptım çünkü o kadar istiyorum.''
dedim. Elinde çay vardı iş hanının girişindeki girişe çayı koydu. '' Lan
eşekoğlueşek sen kimsin de benim yerime eve fiyat biçiyorsun karaktersiz!.''
diye bana bağırdı.'' Baba ayıp oluyor bak
milletin ortasında, kalabalıktayız böyle bağırma.'' dedim. '' Senden mi öğrenecez
neyin ayıp olup olmadığını pezevenk.'' dedi. Sinirlerim alt üst oldu bizim
arabanın yanındaydım babamla aramda hemen hemen dokuz on metrelik bir mesafe
vardı. Elimi yumruk yaptım bizim arabanın kelebek camına vurdum camı indirdim
aşağı. Madem ona zarar veremiyorum bari arabasına zarar veriyim. Babam köpürdü
ayağının ucundaki taşı aldı bana fırlattı. Şerefsize askerde sanki taş atmayı
öğretmişler tam kaşımdan vurdu. Yere yığıldım, kaşım açılmıştı. Babam koşa koşa
yanıma geldi, yarama baktı '' Açılmış bu. Kalk oğlum hastaneye gidelim.'' dedi.
Ayağa kalktım, hastaneye gittik. Kaşıma dikiş attılar.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder